Yıldırım Koç'un. "Atatürk ve Sosyalizm" Kitabı Üzerine Notlar

Milliyetçi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü Sosyalizmin Yeni Türü: Atatürk'ün Sosyalizmi İnşası Yarım Kaldı

Gülizar Özkaya, 28 Nisan-15 Mayıs 2022



Bu görüş nasıl ortaya çıktı? Yarım Kalmış Burjuva Demokratik Devrim Teorisi'nden Yarım Kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisine Geçiş…. Yıl 2020: Yarım Kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisinin İlk Kez Doğuşu  Aydınlıkçı akım içindeki yeni bir tartışma, Teori Dergisi'nin Mart 2020 sayısında ifadesini buldu. Bu tartışmayı başlatan aydınlar arasında Yıldırım Koç ve Kuntay Gücüm gibi önde gelen isimler bulunuyordu. Tartışma "Kemalizmin Sınıfsal Karakteri" başlığı ile okuyuculara sunuldu.

Bunlar eski Yarım Kalmış Eski Tipte Burjuva Demokratik Devrim Teorisi'nden Yarım Kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisine Geçiş yapılması gerektiğini savundular. Bakınız,  Arslan Kılıç, "Yeni Tartışmada "Yeni" Olan Ne Var? (Teori Dergisi'nin Mart 2020 sayısı). 

Fakat, Vatan Partisi rasyonel bir tercihle, bu ilginç tartışmayı tadında bıraktı ve eski tezine sadık kaldı. Arkasından 2021 yılında Yıldırım Koç, Teori Dergisi'nde savunduğu görüşleri Kaynak Yayınları'ndan kitap haline getirdi. Bkz. Kemalist Devrimin Niteliği. Bu kitapta da Kemalist Devrimin Türkiye'ye Özgü sosyalizmi inşa çabası olduğu görüşü savunuldu. Arkasından Yıldırım Koç, Aydınlıkçı akımdan yollarını ayırdı ve bu yeni görüşlerini broşür tarzı bir kitapçıkta yayınladı. Atatürk ve Sosyalizm & Türkiye'ye Özgü Bir Sosyalizm Modeli – ASYA ŞAFAK YAYINLARI.  2021 Yılında Vatan Partisi bu tartışmayı çeşitli nedenlerle askıya aldı.

Yarım Kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisi

Bu yeni teori sosyalizm üzerine yapılan yeni tanımlardan ve sosyalizmin genel amaçlarının yeniden tanımlamasında yola çıkıyor. Bu yeni tanımda sosyalizmin inşasında "devletin" önder rolüne ve devlet işletmeciliğine özel bir konum veriliyor. Yıldırım Koç, yarım kalmış, Türkiye'ye özgü sosyalizmin tarihini şöyle tanımlıyor: "Kurtuluş Savaşının ardından Türkiye'de sosyalizmin genel amaçlarına uygun bir süreç başlatıldı. 1923-1938 ve hatta 1938-1945 dönemlerinde Türkiye'deki uygulamaların, genel olarak aşağıda tanımlanan sosyalizm ögelerinin büyük çoğunluğuna uygun olduğunu söyleyebiliyoruz. …..  Atatürk'ün adım adım geliştirdiği süreç….  barışçıl bir süreçle ve Sovyetler Birliği ile eşitlik temelinde yakın bir işbirliği içinde, Türkiye'ye özgü bir sosyalizm inşa çabasıdır".

Koç'un Yeni Teorisinin Kaynağı: Aydınlıkçı Akım İçinde Marksist Milli Demokratik Devrim teorisinin Devrimci Özünün Boşaltılmasının Yan Ürünü

2006'yılındaki İşçi Partisi'nin 7. Kongresi'nden itibaren  adım adım yapılan Program ve siyasi çizgi değişiklikleri ile Aydınlıkçı akımın, Marksizmi ve Marksist MDD teorisini "Bilimin yol göstericiliği" adı altında küçük burjuva sınıflarına hitap eden burjuva-devletçi bir reform teorisine dönüştürme  çabaları hızlandı, bu çaba ile paralel olarak, Marksizmin en önemli eseri olan bilimsel sosyalizmin ve onun teorilerinin, milliyetçi-devletçi sosyalizme dönüştürme çabaları da derinleşti. Aydınlıkçı akım bu görüşlerle parti içinde sosyalist-Kemalist ittifakını gerçekleştirmeyi düşünmüştü…

Bilimsel Sosyalizmin, Bilimci Düşünce İle Harmanlanması 

Aydınlıkçı akım 1990'lardaki Atatürk ve Türkiye araştırmalarında Atatürk'ün bilimciliğini keşfetti, ve bilimciliği bilimsel sosyalizm ile eşdeğer düzeye hatta yer yer daha üst bir konuma yükseltme çabalarına giirişti. Aydınlıkçı akım bu yeni dönemde Atatürk ve çevresini önemli ölçüde etkilemiş olan bilimci akım ile bilimsel sosyalizmi harmanlayan görüşleri geliştirerek kendi safları içinde önemli bir ideolojik dönüşüm yaşamıştı. Yıldırım Koç bu günlerde Aydınlıkçı akım içinde bu ideolojik dönüşüme ayak uydurmuştu. Bakınız. Perinçek'in Bilimsel Sosyalizm ve Bilim kitabı (Kaynak Yayınları); Teori derigisinin 202 No'lu sayısında Perinçek'in"Bilimsel Sosyalizm ve Bilim" başlıklı makalesi. Bu yazı, İşçi Partisi Merkez Komitesi'nin 2 Ekim 2006 günü gerçekleşen VI. Dönem 14. Toplantısı'nda Doğu Perinçek'in önemli konuşmasından üretilmiş bir makaleydi.

Aydınlıkçı akımın keşfi bildik bir keşifti, bu keşifte yeni olan birşey yoktu, daha önce birçok yerli ve yabancı araştırmacı Atatürk ve çevresi üzerindeki bilimci akımın etkisini keşfetmişti: onların dine karşı görüş ve tutumları, kendi dönemlerindeki bazı önemli düşünce akımlarından derinden etkilenmiştir….. Mustafa Kemal'in din üzerine fikirleri ne kişisel olarak bakıldığında tamamen yeni ve orijinaldi ne de diğer Türk fikir adamlarının din üzerine fikirleri görüş ve önerileri yeni ve orijinaldi.

Mustafa Kemal'in okul hayatındaki öğrenim deneyimi, bunun yanı sıra laiklik düşünce akımı, ilerlemecilik (progresivizm), milliyetçilik, pozitivizm, bilimci düşünce akımı ve Batı'dan gelen diğer düşünce akımları Mustafa Kemal'in dünya görüşünün oluşmasında derin bir etkiye sahipti. Mustafa Kemal çocukluğunda sistemli bir dini eğitim almamıştı ve dine karşı her zaman biraz mesafeli bir tutumu vardı. Mustafa Kemal ve onun çağdaşları olan bilim adamları pozitivistti ve onların tarih görüşüne göre, insanlık tarihi bilim ve din arasında uzun bir mücadele tarihi olmuştur ve bu mücadelenin kaçınılmaz sonucu bilimin zaferi ve bilimin yeni inanç sistemi olarak ortaya çıkması olmuştur".  Zan Tao, Makale, Türkiye'de Din ve Laiklik Bölünmesi, 2018

Devletçi sosyalizmin uluslararası kaynağı

Milliyetçi-Devletçi sosyalizmin uluslararası kaynağı sosyalist sendikacı Lasalle ve Akademide ün yapan Rodbertus'un işçileri ve halkı bastırarak devlet eliyle sosyalizmi inşa etme görüşlerine dayanır. Marx'ın da eleştirdiği gibi Lasalle Almanya'da sosyalistlerin liberal burjuvaziye karşı Prusya devleti ve junkerler sınıfı ile ittifakını savunmuştur.

Lasalle'nin bu devletçi sosyalizm görüşleri, işçi sınıfını ve ürkek liberal burjuvaziyi bastıran, feodal kökenli Junker Aristokrasisine dayanan Bismarck önderliğindeki despotik Prusya Devletinin Almanya'da kapitalizmi geliştiren reformlarından esinlenmiştir.

Bu reformlar arasında bir yandan sosyalizmi ve işçi sınıfı hareketini zorla bastırırken (Anti-Sosyalist yasa) diğer yandan kapitalist ülkelerde görülen en yaygın sosyal devlet reformları bulunmaktadır.

Prusya devletinin reformlarından esinlenen Lasalle, Prusya devletinden sağlanacak yasal ve ekonomik yardımlarla sosyalizme geçiş reformlarını savunur. Aslında Yarım Kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisi Marksist MDD teorisinin devrimci özünün boşaltılmasının bir yan ürünüdür. Onun hatalarını aşmıyor aksine başka biçimde söz konusu hataları tekrarlıyor. 

Devletçi sosyalizmin ikinci uluslararası kaynağı

Kitap yarım kalmış Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa çabalarının aslında Sovyetler Birliği KP'nin 1960'lardan itibaren teorize ettiği kapitalist olmayan yoldan kalkınma teorisinin tarihteki ilk uygulaması olduğunu yazıyor.

Devletçi sosyalizmin ikinci uluslararası kaynağı, Sovyet teorisyenlerinin ve SBKP'nin 1960-1985 arası geliştirdiği ve savunduğu Kapitalist Olmayan Yoldan Gelişme veya sosyalist yönelimli toplumlar teorisi oluyor.

Yeni siyasi bağımsızlığını kazanan anti-emperyalist Asya, Afrika ve Arap ülkelerinin sosyalist kampın çok yönlü desteği ile uzun vadede sosyalizme barışçı yoldan geçişi başarabileceklerini savunuldu. Kapitalist kampın güçleri ile sosyalist kampın ve müttefiklerinin güçleri dünya dengelerini değiştirmiş bu ülkeler için sosyalizme doğru ilerleme açısından elverişli koşullar oluşturmuştu. Brejnev'e göre (Bkz Brejnev 25. Kongre'ye Rapor) kapitalist olmayan yolu izleyen ülkeler şunlardı: Cezayir, Mısır, Gine, Irak, Yemen, Kongo, Tanzanya, Suriye, Somali, Burma (Asya). Bu teori aslında pragmatik ve politik özellikle de dış politika gereksinimlerine yanıt vermek için üretilmişti. Bu ülkelerdeki iktidar partilerine ve siyasi akımlara bir tür ideolojik destek sağlanmış oluyordu. Bu destek sayesinde Afrika ve Arap ülkelerinde Afrika sosyalizmi, Arap sosyalizmi ve hatta İslam sosyalizmini savunan akımlar doğmuştu.  Sovyetler birliği bu dönemlerde 3. dünyada hegemonyacı bir politika izliyordu bu teoriyi hegemonyacılığın ve Batı ile hegemonyacı rekabetin aracı olarak kullandı

İKİNCİ  PARÇA: 1 Mayıs 2022

BU YENİ TEORİ SOSYALİST BİR PARTİYİ İŞÇİLERLE-ÇİFTÇİLERLE BİRLEŞTİREBİLİR Mİ ?

Bence, kitabın en önemli amacı son 20 yıl içinde yeniden inşa edilen ve bilimsel sosyalist niteliklerini yitirmiş olan Aydınlıkçı Yarım Kalmış Kemalist Devrim teorisine yeni bir teoriyle kontra vermek fakat kitap bunu başaramıyor.

 1920'lerde Marksist sosyalistler iktidarda olsalardı ne yapardı sorusu üzerinden sağlıklı bir tartışma yürütülemez …  Zaten başka bir yol başka bir çizgi izlenebilir miydi? İzlenemez miydi? sorusu üzerinden de sağlıklı bir tartşma yürütülemez. Doğru soruları sormak doğru yanıtları elde etmek için vazgeçilmez bir Marksist yol ve yöntem sorunudur. Bu Marksist bilimsel yöntemden çok uzak bir tartışma yaklaşımı…

Kitap bu sorulardan yola çıkarak sakat ve kestirme bir tartışma yöntemi ile iki sonuç çıkarmak istiyor: O günkü sosyalistlerin iktidar eleştirileri o günkü sosyalistlerin işçi sınıfı önderliğinde demokratik devrim istemeleri ve işçi ve köylüleri bağımsız bir biçimde örgütlenmek istemeleri hatalıydı.

Kitaba göre bugünkü sosyalistlerin ve Aydınlıkçıların Kemalist İktidarın çizgisi hakkında savundukları hatalıdır. Kitaba göre eski sosyalistlerin ve bugünkü sosyalistlerin ve Aydınlıkçıların, sosyalizm nedir ve nasıl inşa edilir sorusuna verdikleri yanıt da hatalıdır.  Sosyalizm nedir? Ve  Sosyalizm nasıl inşa edilir? Sorunu  ve Türkiye'de 1923-45 arası dönemde sosyalizm inşa çabası verilmiş midir? Verilmemiş midir? Soruları temel önemde ideolojik ve ilkesel sorunlardır.  

Bu önemli teorik sorun bugünün "siyasi gereklerine" kurban edilemez veya bir teorik revizyon çabası nayif bir yaklaşımla bugünün siyasi gerekleri ile "milleti birleştirme veya kemalistleri kazanma" gerekçesi ile açıklanamaz. Bence, bu yeni teori sosyalist harekette bu konuda zaten var olan çarpık tezlere bir yenisini ilave etmektan ve ideolojik kargaşayı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Burada tartışılan konu ilke düzeyinde br konudur, ve Kitap savunduğu görüşlerini ilke düzeyinde tartışmaktadır.

Arkadaşlar arasında ciddi bir aymazlık var, burada propaganda taktiğinde Kemalistleri kazanmak için bir esnetme yapıldığı gibi bir görüş ilke ve teori düzeyinde olan bir teze karşı ileri sürülen tepkileri yatıştırma amacı taşıyor.

Çünkü bu teori 1923-1945 Türkiye'sinde hükümet ile Türkiye halkının ezici bir çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı önderliğinde demokratik devrimin temel gücü olan köylüler, marabalar tarım işçileri arasında ekonomik ve sosyal çıkarlar açısından temel bir uyum olduğunu-sınıf çıkarı çatışması olmadığını savunuyor. Bu temel çelişmeyi işçi sınıfı önderliğinde bir demokratik devrimle çözmek için mücadele eden sosyalist ve ilerici güçlerin gereksiz ve haksız bir çaba içinde olduğunu savunuyor.

Bu teori işçilerin ve köylülerin toprak ağalarının ve toprak sahiplerine karşı çıkarlarını savunan işçi, köylülerin Türkiye sosyalistlerinin ve ilerici aydınlarının hükümet tarafından en şiddetli baskılara uğramasını haklı ve meşru görüyor. 

İkincisi, bugün kendilerini Kemalist veya Atatürkçü olarak tanımlayan kitleler sağ ve sol kanattaki çeşitli partilere veya merkez konumdaki partilere angaje olmuş durumdadır. Bunlar, CHP, İyi Parti, Memleket Partisi, Demokratik Sol Parti, MHP, Zafer Partisi ve Vatan Partisi ve birkaç daha zayıf partinin görüşlerine angaje olmuş durumdadır. Bu kitlelerden bazı ileri ve genç unsurların yüzlerini bilimsel sosyalistlere çevirmeleri için güçlü gerekçelerin ve belirli koşulların oluşması gerekir. Bu partilerin hepsi Mustafa Kemal'e şu veya bu derecede olumlu bir figür olarak bakmalarına karşın görüşleri çok çeşitlidir.

Bugün zaten bazı sosyalist-komünist partilerin tabanında TKP, TKH, Sol Parti, TİP, Halkın Kurtuluşu Partisi, TKP 1920 gibi, 1923-46 arasındaki CHP'nin ilerici, bağımsızlıkçı, devrimci olduğuna dair ve hatta sosyalistlerin Batıcı olması gerektiğine olduğuna dair eklektik ve oportünist görüşler bilinçli olarak yayılmaktadır. Bunlar aileleri CHP'ye yakın, laik, modern, sol ve liberal kültürün etkisi altında olan veya Z kuşağı denilen okumuş gençleri bu yolla Partilerine üye veya sempatizan olarak kazanmaya çalışıyor.

Bu çizgiyi izlemelerine karşın başarıları oldukça kısıtlıdır. Çünkü gelecek vadeden işçilere ve çiftçilere dayanan ve birleşik bir sosyalist parti adresi ve sosyalist kurumlar olmadığı için çoğu aslında küçük burjuva ve burjuva ideolojilerin etkilerini aşamamış bu gençler bir dönem sonra ayrılmakta ve kendi olağan yaşamlarına dönmektedirler. Bu konumdaki genç okumuşlar kitlesi açısından bu durum bir bakıma doğaldır.

SCP yayınlarına baktığımızda parti içinde Atatürkçü sosyalistler ile bilimsel sosyalistler arasında bir koalisyon kurma yaklaşımının hakim görüş olduğu göze çarpmaktadır. Atatürk zaten sosyalist olduğuna göre aynı partide iki farklı görüşün iki farklı ideolojinin olmasında pek bir sakınca görülmüyor. Bu daha önce uzun yıllar çeşitli biçimlerde denenmiş olan çıkmaz bir yoldur. Bence, bu tür bir sosyalist partinin Türkiye'de sosyalist akımın ideolojik, siyasi ve örgütsel inşasına katkıda bulunması olanaksızdır. Yukarıdaki sosyalist ve komünist partiler aslında nesnel olarak bir tür kültürel solculuk akımını yaratmaktan öteye gitmediler. Vatan Partisi de bunun ötesine geçmiş değil. Özcesi bunlar devrimci işçi ve çiftçi tabanıyla birleşmemiş partilerdir. Çünkü ideolojik ve siyasi yönelimleri onları bu yola sevketmeye uygun olmayan onları bu konuda enerjik olmaya sevk eden niteliğe sahip değildir. Bu teori Sosyalist bir partiyi işçilerle ve çiftçilerle birleştiremez.

ÜÇÜNCÜ PARÇA:  3 Mayıs 2022

SOSYALİZM NEDİR ? NASIL İNŞA EDİLİR ?

Çin'e özgü sosyalizmin Başlangıç Aaşaması ile "Türkiye'ye özgü yarım kalmış sosyalizm inşası" (1923-45) arasındaki temel farklar nedir ?

Neden biri Çin toplumunda yarı-sömürge ve yarı feodal toplumdan sosyalist topluma doğru geçiş çağına dahil olan bir tarihsel süreç?

Neden diğeri Türkiye'de yarı-sömürge ve yarı-feodal toplumdan, bağımlı kapitalizmin hakim olduğu burjuva toplumuna geçiş çağına ait bir tarihsel süreç? Çünkü, birine milliyetçi ve bürokratik bir hükümet önderlik ediyor, diğerine sosyalist ve demokratik bir hükümet önderlik ediyor.

Birinde milliyetçi önderliğin nihai vizyonu ülkeyi uygar sanayileşmiş gelişmiş ülkeler arasında güçlü ve saygın bir konuma getirmek, diğeri ülkeyi gelişkin modern bir sosyalist ülke haline getirmek ve demokratik bir uluslararası ülkeler topluluğu içinde güçlü ve saygın bir konuma getirmek ve adım adım ve uzun vadeli bir çabayla ülkeyi komünizmin birinci aşması olan sosyalist topluma sokmak.  

Birinde kapitalist gelişme yolunu aşan bir vizyon yok, diğeri ülkeyi sosyalist gelişme yolundan ilerletmek istiyor.

Birisinde devlet sermayeli sektörün amacı işçileri ve çiftçileri ekonomik olarak bastırarak daha hızlı sermaye birikimi sağlayarak sanayileşmenin temelini sağlamak, kısıtlı olan sermaye kaynaklarını belirli projelere odaklamak, böylece gelişmiş ülkelerin ekonomik gelişme düzeyine yetişmek, ve devlet sermayeli sektörün amacı aynı zamanda yarı-feodal tarımı ve kapalı ekonomi tarımını modern kapitalist çizgilere sokarak desteklemek için tasarlanmış geçici ve belirli ölçüde rasyonel bir pratik.

Diğerinde, Çin'de devlet sektörü iki işlev ve nitelik taşıyor, birincisi hızla sanayileşmenin temelini sağlamak ve sosyalist yola sokulan köylülerin kolektif ekonomisini desteklemek böylece işçi köylü ittifakının temelini sağlam tutmak, ikincisi (tüm halkın mülkiyetindeki) devlet sektörü-daha sonraki aşamada inşa edilecek komünal ortak mülkiyetin embryosu-hakim sektör olarak ülkenin sosyalist yolda  devam edebilmesinin temel stratejik güvencesi ve hakim bölüşüm ilişkisi olan emek katkısına göre bölüşüm ilişkisinin devem etmesinin temel stratejik güvencesi.

 Üçüncüsü, Çin'de işçi ve köylüler kendi partilerinin önderliğinde devletin efendisi konumunda olduğu için devlet sermayesini kontrol edebilmekte ve bu durum devlet sermayesi sektöründe emek katkısına göre bölüşüm ilkesinin çiğnenmesini ve halkı sömürmesini engellemektedir.

Türkiye ve Çin gibi ülke nüfusunun % 85'inin tarımsal nüfustan oluştuğu, ve tarımda, toprak ağası ve yarı-serf üretim ilişkilerinin hakim konumda olduğu, bunun yanısıra küçük köylü üretimi ve patirarkal doğal köylü tarımının ( ürün meta pazarına pek az girmiyor, sadece sınırlı bir bölgede ve para kullanılmıyor) ; bu koşullarda toprağı millileştrmeden ve köylüleri kooperatiflerde örgütlemeden onları sosyalist yola sokmak olanaksızdır. 

Türkiye neden hedeflerine tümüyle ulaşamazdı, çünkü tekelci kapitalizmin hakim konumda olduğu dünyada gelişmekte olan bir ülkenin kapitalist yoldan gelişmesi kaçınılmaz olarak başta mali-ekonomik-teknolojik olarak ve birçok açılardan kültür, ideoloji, siyasal rejim tarzı ve dış politika dahil bağımlı, dengesiz bir gelişme olmak zorunda, hukuki ve görünüm olarak büyük güçler arasında belirli derecede saygınlığın olabilir  fakat, gerçekte milli çıkarlar açısından "eşitliği" diğer ülkelerle karşılaştırmalı toplam ulusal gücün ölçüsünde sağlayabilirsin.

1923-42 arasında dünya kapitalist sisteminin siyasi merkezi Batı Avrupa idi, İngiltere ve Fransa emperyalizmine dayalı ikili ittifak, dünyadaki ekonomik ve siyasi gelişmeleri ve uluslararası ilişkileri belirlemekteydi ve sistemde statükoyu koruyan emperyalist kampı temsil ediyorlardı.

1933'den itibaren Faşist Almanya yükselen ve statükonun kendi lehine düzenlenmesini isteyen güç olarak ortaya çıktı. Bu tarihten itibaren Türkiye'ye hakim olan milliyetçi hükümet temel olarak statükocu (İngiltere-Fransa) kampın çizdiği çerçeve içnde hareket ederken aynı zamanda iki kamp arasında denge politikası izleyerek kendi dar milli çıkarlarını gerçekleştirmeye çalıştı. Almanya dahil Batı ile kültür, ekonomik sistem, ticari ve silah bağları nedeniyle çok yönlü ilişkiler nedeniyle Sovyetler Birliği ile ilişkiler ortak sınırları paylaşma dolayısıyla önem taşımasına karşın Türk-Sovyet ilişkileri büyük ölçüde Batılı ülkelerle ilişkilerin yanında ikincil önemde kaldı. Temel dış politika ekseni statükocu kamp olan İngiltere ve Fransa emperyalizmi oldu.

Dar Milliyetçi hükümet devraldığı tarihi devlet kültürü ve tarihi dış politika deneyimi ile dış ekonomik ve politik ilişkilerde pasif değildi, stratejik konumunu milli çıkarlarını geliştirmek için çeşitli girişimler yapabiliyordu. Örneğin Hatay'ın ele geçirilmesi gibi.

Çoğu kendisi gibi emperyalizme ekonomik ve siyasi olarak bağımlı bazı zayıf bölge ülkeleri ile ekonomik-ticari- dış politika ilişkileri geliştirdi. Tüm bunlara karşın genel dış politika çizgisi statüko ile çatışan devrimci milliyetçi bir çizgi değil, uluslararası statüko ile uzlaşan ılımlı-reformcu milliyetçi bir çizgi idi. Türkiye yeni bir emperyalist dünya savaşının ufukta göründüğü bu dönemde modern silah sistemleri bakımından dışa bağımlıydı. 10 Denizaltısı ve çok az sayıda savaş gemisi Batılılardan satın alınmıştı.

1000 civarında savaş uçağını İngiltere ve Almanya'dan temin etmişti ve çoğu eski konumda idi.  Bu bağımlılığa karşın dış politikada ve bağımsızlığıın çiğnenmesine karşı caydırıcı bir kuvvet olarak büyük bir askeri seferberlik başlatılarak büyük bir ordunun beslenmesi ve savaşa karşı hazırlığın yüksek tutulması ihtiyatlı milliyetçi bir tutum olarak görülmelidir.

Türkiye devrimci milliyetçi bir tutum almak yerine dar milliyetçi denge politikasını tercih etti ve 1943 lerde oluşmaya başlayan Dünya anti-faşist ülkeler kampına katılmadı. Bu ilerici kamp İngiltere- ABD-Sovyetler ve Milliyetçi Devrimci Çin (ÇKP dahil) arasında oluşmuştu. 

DÖRDÜNCÜ PARÇA:  7 Mayıs 2022

YENİ KİTAP, TÜRKİYE TOPLUMU VE TÜRKİYE TOPLUMUNUN MADDESİNİ KAVRIYOR MU ?

Kitap Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki Türkiye toplumu ve Türkiye tarihi üzerine neredeuyse tüm eski ve yeni görüşleri Türkiye toplumu ve Türkiye tarihinin maddesini kavramamakla eleştiriyor. Bu görüşlerden birini veya birkaçını sistemli bir biçimde eleştirip yerine doğrusunu koymak yerine diğerlerinden tamamen farklı bir değerlendirme getiriyor. Diğer görüşlerle açık bir hesaplaşmaya girmek yerine bazı iğnemelerle onları yıpratmaya çalışıyor.

Elestiri yapmak ve yerine doğruyu koymak

1960'larda çeşitli sol gruplar ve sosyalist partiler tarafından bu döneme ilişkin değerlendirmeler (Türkiye toplumu ve Türkiye tarihi), Aydınlıkçıların Savunma öncesi ve sonrası görüşleri, Kaypakakkaya görüşleri, Behice Boran TİP görüşleri, Kıvılcımlı görüşleri, TKP ve TSİP görüşleri çeşitli açılardan ciddi sorunlar taşıyordu. Bu dönemde kendi içinde iç bütünlüğe sahip, doğru ve sistemli Marksist değerlendirme ortaya çıkmadı. Bunun diğer anlamı henüz olgun bir Marksist önderlik çekirdeğinin oluşmamamış olmasıydı. 

Aydınlıkçı Savunma adlı eserinde 1973 yılında, şu görüşler savunulmuştu: "…özel kapitalistler henüz büyük sanayi tesisleri kuracak güçte değildi… Bütün bu sebeplerle devlet kapitalizmi uygulanmaya başlandı. Görülüyor ki, devlet kapitalizmi burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğünü sürdürmek için alınmış bir tedbirden başka bir şey değildir." (s. 204) "Büyük burjuvazi, devlet kapitalizminin attığı temeller üzerinde ilerledi." (s. 206)

"Milli Kurtuluş Savaşı'nın önderliğini milli burjuvazi ele geçirdi. Bu durum, Kurtuluş Savaşı'mızın zaafını meydana getiriyordu." (s. 174)
"Meclis'in kurulmasından sonra burjuvazi, savaşın başarıya ulaştırılması için düzenli orduya geçilmesi gereğini, çeteleri dağıtmak ve halkın inisiyatifini köreltmek yönünde kullandı. Bundan sonra da, bir yandan komünist harekete karşı saldırıya geçildi ve halka baskı uygulanmaya başlandı. Öte yandan emperyalistlerle uzlaşma teşebbüslerine girişildi… Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı hunharca katledildi." (s. 175)

"Ankara hükümeti, Lozan'da, Türkiye halkının büyük fedakârlıklarla kazandığı zaferin semerelerini toplamadı. Bağımsızlığımızı kayıtsız şartsız destekleyen Sovyetler'in dostluğuna sırt çevirdi. Emperyalistlerle uzlaştı." (s. 190)

"Kemalist burjuvazi, daha 1921 yılının ilk aylarından itibaren emperyalistlerle uzlaşmaya başlamıştı. Lozan, emperyalizme karşı mücadelesinde dönüm noktası oldu. Lozan'da veriler tavizler sebebiyle, emperyalistler adım adım Türkiye'ye yeniden nüfuz ettiler ve sonuç olarak Türkiye yarı-sömürge olmaktan kurtulamadı. Ülkenin bütün mali, ticari ve sınai kuruluşları emperyalistlerin elinde kaldı." (s. 190)

"Lozan'da verilen tavizlerle emperyalist sermaye, büyük ölçüde, birçok önemli alanda varlığını devam ettirdi. İşçilerimizin ve köylülerimizin emeğini sömürdü." (s. 195) "1924'te Mustafa Kemal ve bazı milletvekilleri tarafından kurulan İş Bankası, tüccara ve ticarete atılacak memurlara destek oldu. Onlara sermaye sağladı. Bir kısmına yabancı sermayenin de katılmasıyla kurduğu şirketler büyük kazançlar getirdi… Kemalist iktidar, ticaret burjuvazisinin iç pazara hâkim olması ve köylü yığınlarının alın terini sömürmesi için hızla demiryolları inşasına girişti ve liman ve diğer ulaşım faaliyetlerini devlet tekeline aldı." (s. 194)

"1923-1930 yılları arasında kurulan 201 anonim şirketten 66'sına yabancı sermaye ortaktı. Bunların çoğu ticaret şirketiydi. Bu şirketlerin kurucuları ve yöneticileri arasında Kemalist burjuvazinin milletvekilleri ve yüksek memurları, büyük tüccarlar vardı." (s. 195)

"Komprador burjuvazi, ekonominin can damarını meydana getiren dış ticareti elinde tutuyordu, ekonominin en önemli noktalarına hâkimdi ve güçlü bir sınıftı. Kemalist burjuvazi, bu sınıfın bir kesimini tasfiye ederken, geri kalan kesimleriyle kaynaştı, işbirlikçi büyük burjuva karakter kazandı. Halkımız üzerinde zalim bir diktatörlük kurdu, giderek yurdumuzu emperyalist boyunduruğa teslim etti." (s. 195-196)

"Kemalist iktidar, en doğal hakları için mücadele eden işçilere vahşice saldırdı. Ağır bir baskı rejimi kurdu. Yabancı patronları destekledi. Onların menfaatleri için işçileri katletti. İşçi sınıfının bütün hakları gasp edildi. Grev hakkı ve teşkilatlanması yasaklandı. İşçi sınıfımız boğaz tokluğuna çalıştırılarak, yerli ve yabancı patronların elinde köleliğe mahkum edilmek istendi." (s. 200).

Yıldırım Koç'un Kitabı, en yakınında olduğu yarım kalmış Kemalist Devrim teorisinin eleştirisini bile yapamıyor. Türkiye'de çok yaygın olan devlet kapitalizmi görüşünü dahi tartışmıyor. Görüldüğü gibi bu önemli ideolojik ve teorik sorun çözülmemiş bir sorun olarak hala ortada duruyor.  Tabii ki bu aynı zamanda çok önemli bir pratik-siyasi sorundur. 

BEŞİNCİ PARÇA:  10 Mayıs 2022

BİR TARİHSEL DÖNEMİN ANOTOMİSİ VE SINIFSAL ANALİZİ ONUN TEMEL AKTÖRLERİNİN SÖYLEDİKLERİ İLE DEĞERLENDİRİLEMEZ

Kılavuzumuz, Marksizm, Bilimsel Sosyalizm , Tarihsel Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm olmalı.  Kitapta, Atatürk'ün partisi olan CHP'den, Türkiye'nin kurumlarından ve sınıf, toplumsal üretim ilişkilerden bağımsız bir "sosyalist Atatürk" miti yaratılmak isteniyor. Geçmişte de bu yol farklı akımlar tarafından çok denenedi, bu çabadan hiç bir ciddi bir sonuç almadı. 

Gerçek diye sunulan şeyler , uçak üretimi, Avrupa'ya uçak ihracatı, ağır sanayi, hafif sanayi, modern tarım , siyasi-askeri bağımsızlık, mali ve ekonomik bağımsızlık, anti emperyalist dış politika  bunlar tarihin gerçekleri ile uyuşmayan şeyler.

CHP kumandasındaki devletin bütün anti-emperyalist sınıfların ittifakı olduğu görüşü, devletin sınıfsal karakterini ve siyasi rejimin gerçek karakterini tamamen farklı bir yöne çekiyor.

Kemalist önderlerin kendileri hakkında dedikleri şeyler o dönemin veya sonraki dönemin komünist ve sosyalistlerinin söylediklerinden çok daha önemli görülüyor, bunu yazınızda (Yıldırım Koç)  bir çok kez ifade ediyorsunuz.

Marx'ın bu konuda özel bir uyarısı vardır, bir dönemin tarihsel anatomisi onun aktörlerinin görüşleri üzerinden değerlendirilemez. Bu Marx'ın keşfettiği tarihsel materyalizmin birinci ilkesi. Yazarın araştırma yöntemi bu en temel ilkeyi çiğniyor.

Hele bu tarihsel miras; bizzat Mustafa Kemal'in ağzından "sosyalist" olarak tanımlanıyorsa ve hedefin "sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya olduğu" ifade ediliyorsa daha da önem kazanıyor. Yaptıkları "devrim"in Türkiye'ye özgü bir sosyalizm olduğunu söyleyen Kemalist önderlik….

Yeni bir hakikat keşfediliyor ( yıl 2020) ; Atatürk'ün "Türkiye'ye özgü sosyalizmi" ve bu keşfin ardından diğer sosyalistlerin bu hakikati gizledikleri iddia ediliyor.

Bu geri ve temelsiz görüşleri desteklemek için güçlü bir dayanak yok. Görüşlerin de bir tarihi olur, Türkiye sosyalist hareketinde, fakat dünya akademisinde Türkiye akademisinde bu yeni teze kaynaklık edecek hiçbir ciddi literatür yok. Dünya sosyalist akımının literatüründe Mao, Stalin, Mao, Castro hiçbir kimsede böyle bir görüş veya benzer bir görüş yok.

Sanki illa başkalarından farklı bir köşe tutmak için bir zorlama yapılmış. Bence bu bir aşırılıktır. Kitabın sosyalizm nedir?  konusundaki görüşler için, (Bkz.  TÜRKİYE'YE ÖZGÜ SOSYALİZM, Y.Koç.  22 Nisan 2022 yazısı),

Bu yazzıdaki görüşler Marksizm ve bilimsel sosyalizmle temelden çelişiyor, sosyalizm ile kapitalizm, kapitalizm ile feodalizm arasındaki farklar tamamen bulanık. Hatta sosyalizm ile komünizm arasındaki farklar bulanıklaştırılmış.

SOSYALİZMİN BAŞLANGIÇ DÖNEMİNİN ÖNCESİNDEKİ SINIFLI TOPLUMLAR UZLAŞMAZ SINIF KARŞITLIKLARININ OLDUĞU TOPLUMLARDIR

1923-1945 arası Türkiye toplumu uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının olduğu aynı zamanda sömüren ve sömürülen ilişkilerinin olduğu bir toplumdu. Güneş balçıkla sıvanamaz, bu toplumdaki ezen ve ezilen sınıflar gizlenemez. Tekelci kapitalizmin hakim olduğu dünyada emperyalizmin siyasi bağımsızlığını kazanmış sermayesi ve sermaye birikimi çok sınırlı olan ülkeler üzerinde ekonomik ticari ve teknolojik baskısını, gizlemek olanaksız. Emperyalizmin sermaye ve meta ihracatı üzerinden devam eden sömürüsünü gizlemek olanaksız.

Tarım ürünleri fiyatlarının emperyalist büyük güçler tarafından belirlendiği o günkü dünyada tarım ürünleri ihraç eden bunun karşılığında makine ve metalar satın alan Türkiye'nin eşitsiz ticaret yoluyla sömürüldüğü gizlenemez.  

Bir ülkede devrimci durum olmadığından isyanların olmadığından hareketle o toplumdaki nesnel sınıf analizlerinden ve temel çelişme analizinden vazgeçemeyiz: 

1921'de kuurlan ÇKP ve 1920'de kurulan TKP Komünist Enternasyonal'in teorik birikiminden yararlanarak kaba hatlarıyla sosyalizme bağlanan ulusal demokratik devrim yoluyla uzlaşmaz sınıf çelişmelerini çözmeyi hedeflemişlerdi.

Lenin'in önderliğindeki Komünist Enternasyonal, Bakü Kongresi'nde Kurtuluş savaşının bu ilk günlerinde emperyalizme karşı milli kurtuluş savaşına önderlik etme konumundaki hakim sınıf güçlerini tanımladılar ve bu güçlerin milli kurtuluşun meyvelerine el koyabileceklerini ve bunların ülke içindeki uzlaşmaz sınıf çelişmelerini çözemeyeceklerine işaret ettiler, işçi- köylü emekçiler buna hazırlıklı olmalıydı:

Bildiri bu hakim sınıf güçlerini şöyle tanımlıyordu: yerli zengin bürokrat ve generaller (Türk zenginleri ; zengin köylüler, bürokratlar ve generaller, paşalar, derebeyler ve benzeri). Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bu öngörü doğru çıktı ve içerdeki bu hakim sınıflar içinden İmparatorluk bakiyesi olan bir zümre paşalar-generaller- yüksek bürokratlar zümresi devletin komuta merkezine yerleşti.

Silahlara kumanda eden bu özel zümre çeşitli manevralarla diğer hakim sınıfları kendine tabi kıldı ve bir politik-ekonomik alanda karar verici tekel sağladı. 

Bu zümre uzun bir süre boyunca (1923-45 ) Türkiye'de devletin ve mali-ekonomik sistemin kumanda konumunda bulundu ve diğer hakim zümreleri kontrol etme ve gerektiğinde bastırma ve güdümleme gücüne sahipti.

Toplumdaki diğer hakim zümreler arasında daha önce de belirttiğim gibi, zayıf milli burjuvazi, büyük özel burjuvalar, büyük  toprak sahipleri, büyük ve orta toprak ağaları, tüccar-tefeci zümreler, dış ticaretle uğraşan azınlık ve Türk unsurlar, yabancı sermeye unsurları bulunmaktaydı. Bunlar toplumdaki hakim sınıflardı, bunlar içinde hiyerarşinin en altında zayıf milli burjuva zümreler bulunuyordu. Bu milli burjuva zümrelerin belirli koşullarda demokratik devrim saflarına kazanılabilecek bir ara güç olduğunu söyleyebiliriz.  

Mao Zedung, Stalin'den yaptığı bir alıntıyla, milli kurtuluş devriminin (1919-23) "toplumdaki üstte bulunan tabakanın devrimi olduğunu yazdı" (1940) Stalin buna ayrıca "ulusal ticaret burjuvazisini" eklemişti. Stalin Kemalist milli kurtuluş devriminin bu zümrelerin yabancı emperyalistlere karşı mücadelesi içinde ortaya çıktığına işaret etmişti.

İşte Stalin'in bahsettiği bu en üstte bulunan tabaka Osmanlı bakiyesi olan ve toplumsal zümreler arasındaki hiyerarşi içinde en tepedeki güçtü: paşalar-generaller- yüksek bürokratlar zümresiydi. 

Mao'nun 1940 yılında alıntıladığı (Yeni Demokrasi( Stalin şunu ekliyor: daha sonraki süreçte (Gülizar iktidarın alınması, kastediliyor) ise temel olarak işçilere ve köylülere karşı konumlanan, tam da bir tarım devrimi ihtimaline karşı çıkan bir devrimdir."

Atatürk ve Sosyalizm kitabı bu en üstteki bu zümreyi emekçi bir zümre olarak tanımlıyor. Bunlar gündem olarak sosyalizmi inşa etme düşüncesinde oldukları için o takdirde bunların emekçi olarak tanımlanması uygun görülmüş. Kitapta 1923-45 arası yapılan "sosyalist ve sosyalizan" işlerden hareketle iktidarı elde tutanların "emekçi karakterli kadrolar" olduğu iddia ediliyor.

Bu dönem Türkiye'sinde üç temel çelişmenin içiçe olduğu söylenebilir: Birincisi yarı feodal ve feodal toprak sahipleri zümreleri ile yarı serf ve diğer köylüler; ikincisi, emperyalizm ile ulus arasındaki çelişme; üçüncüsü askeri-bürokratik zümre ile tüm halk kitleleri arasındaki çelişme.

Stalin ve Mao'nun bu konuda söyledikleri yabana atılmamalıdır, çünkü Büyük Çin devriminin yenilgisinden sonra 1928 yılında ÇKP 6. kongresi Stalin'in gözetimi altında Moskova'da toplandı, ve yaklaşık bir ay süren kapsamlı bir kongre yapılarak Çin devrimi ve Türkiye'nin durumu çok derinlemesine tartışıldı. ÇKP daha sonra yaptığı değerlendirmede bazı hatalar olmasına karşın bu kongrede alınan kararlar ve değerlendirmelerin temel olarak doğru olduğu değerlendirmesinde bulundu.

DEVLETÇİLİK İLE SOSYALİZMİN KARIŞTIRILMASI

Kitap, ekonomide ve hizmetler sektöründe devlet işletmeciliğini ve ekonomiye devlet müdahalesini sosyalizm olarak takdim ediyor.

Bu tanımdan gidersek 1980'lere kadar olan dönemdeki Türkiye ekonomisi de kapitalizm dışında bir şey olur, çünkü banka-mali sektör, temel sanayiler, çimento demir çelik petrol petro-kimya, gübre maden çıkarımı tren üretimi inşaat baraj yol  işleri devlet sermayesinin kontrolü altındaydı… Özel sektör ve yabancı sermaye bu sektörlerde çok zayıftı. Özel sanayiciler ürünleri için fiyat belirlerken bile Sanayi bakanlığından izin almak zorundaydı.

En önemlisi Kitap, sosyalizmin özü olan sosyalizmin kitlelerin eseri olduğu ve sosyalizmin inşasının ancak işçi ve köylülerin kendi partilerinin önderliği altında devletin efendisi haline geldikleri koşullarda gerçekleşebileceği temel gerçeğini örtüyor. Bu görüşlerin bazı dar okumuş gruplar (aydınlar) dışında bir toplumsal karşılık göreceğine inanmıyorum.  

ALTINCI PARÇA:  12 Mayıs 2022

Atatürk ve Sosyalizm Kitabındaki Yarım Kalmış– Türkiye'ye Özgü Sosyalizm İnşa Teorisi

Sosyalizm Nedir ?  Sosyalizm Nasıl İnşa Edilir?  Kimler Sosyalizmi İnşa Edebilir? Kimler İçin?

Kitap şöyle yazıyor: "Atatürk'ün adım adım geliştirdiği süreç….  barışçıl bir süreçle ve Sovyetler Birliği ile eşitlik temelinde yakın bir işbirliği içinde, Türkiye'ye özgü bir sosyalizm inşa çabasıdır."

Yıldırım Koç'a göre, yarım kalmış, Türkiye'ye özgü sosyalizmin tarihini şöyledir: Kurtuluş Savaşının ardından Türkiye'de sosyalizmin genel amaçlarına uygun bir süreç başlatıldı. 1923-1938 ve hatta 1938-1945 dönemlerinde Türkiye'deki uygulamaların, genel olarak aşağıda tanımlanan sosyalizm ögelerinin büyük çoğunluğuna uygun olduğunu söyleyebiliyoruz.

Sosyalizmin genel nitelikleri tanımlanırken sap ve saman şöyle karışıyor:

 Birincisi, "insanların sermayedarların kulluğundan kurtularak özgür bireyler" (Altını biz çizdik) olarak yaşamlarını sürdürebildikleri koşullar…

İnsanlar veya işçiler tarihte hiçbir zaman sermayenin kulu (kişisel bağımlılık ilişkileri içinde) olmadılar. Çünkü sermaye ve ücretli emek ilişkisinde kulluk ilişkisi yani yarı feodal toplumdaki kişisel bağımlılık ilişkisi yoktur. Kişisel bağımlılık ilişkileri birinci toplumsal formasyonun yani kapitalizm öncesi toplumlara özgü bir ilişki biçimidir. (Bkz. Marx Grundrisse adlı eseri. 1857–61….)

Fakat Türkiye'de yarı-foedal ilişkiler tamamen ve köklü bir biçimde tasfiye edilmediği için (1923-1945 dönemi dahil) sermayedar ile işçi ve devlet fabrika müdürü ile işçi arasında bu tür bir kişisel bağımlılık ilişkisi varlığını sürdürmüştür. Bugün dahi bu ilişki tarzı birçok özellikle küçük ve orta boy işletmelerde birçok her yerde görülebilir.

Sosyalizmin az gelişkin başlangıç aşamasında dahi özgür birey oluşamaz. Özgür bireyin koşulu, komünizmin birinci aşamasıdır, yani para, meta, değer, ve sınıf farklılıkların ortadan kalktığı toplum, yani komünizmin birinci aşaması, tarihte inşa edilen hiçbir sosyalizm henüz bu aşamaya gelemedi, Çin 70 yıldır sosyalizmi inşa ediyor, hala komünizmin birinci aşaması olan sosyalizme ne zaman geçeceği konusunda bir öngörü yapmıyor.

Çin komünizmin birinci aşmasına hazırlanmak için insanların özgür ve çok yönlü gelişmesini teşvik ediyor, fakat özgür birey için daha önünde uzun bir dönem var.  Çin'de bugün dahi kişisel bağımlılık ilişkilerinin kalıntı halinde var olduğunu görüyoruz.

 İkincisi, kitap insanların toprak ağalarının, şeyhlerin, aşiret reislerinin, din adamlarının, erkeklerin, vb, kulluğundan kurtularak özgür bireyler olarak yaşamlarını sürdürebildikleri koşullardan söz ediyor…

Kapitalizm özgür bireyi yaratamaz, kapitalizm, Pazar ekonomisini inşa ederek, sivil toplum ve devleti ayrıştırarak, sadece politik özgürlüğe sahip olan fakat kapitalizmin toplumsal kölesi olmaya devam eden bireyi yaratır.

Bu görüşün aksini ilk olarak 1960'larda TİP ortaya attı, Türkiye'de burjuva demokratik toplumun esas olarak inşa edilmiş olduğunu söyledi. En önemli demokrasi açığı, komünistlere yasal çalışma izni verilmemesi ve 141-142'nin kaldırılmamasıydı. Ve TİP'e göre Türkiye doğrudan sosyalizme geçmeliydi. Tarih TİP'den sonraki 60 yıl içinde Türkiye'de özgürlük sorununun ne ölçüde çözülmüş olduğunu ortaya koydu.  İnsanların toprak ağalarının, şeyhlerin, aşiret reislerinin, din adamlarının, erkeklerin, vb, kulluğundan kurtulması için yani kişisel bağımlılık ilişkilerinden kurtulmaları için, Pazar ekonominin inşası, kırda ve kentlerde küçük üretimin hakim üretim biçimi olmaktan çıkıp, yerini toplumsallaşmış kapitalist üretimin alması ve hakim konuma gelmesi, feodal toprak ağası ekonomisinin tasfiyesi ve toprakta kapitalist üretime geçilmesi, bunlara paralel olarak devlet ile sivil toplumun ayrışması, devletin sivil toplumun ve burjuvazinin hizmetine girmesi gerekir.

Yarı-feodal topluma özgü olan bir toplumsal ilişki biçimi olan kişisel bağımlılık ilişkilerinin kanun ve kararnamelerle, yasaklarla kalkması olanaksızdır. Bu kişisel bağımlılık ilişkilerinin üzerinde yükseldiği  sosyal ve ekonomik ilişkilerin ortadan kalkması gerekir.

Tabii ki Türkiye'de söz konusu dönemde  (1923-1945 dönemi) böyle bir sosyal ve ekonomik değişim asla gerçekleşmedi. Bazı arkadaşlar kanuni yasaklarla sömürünün ve yarı serf köylünün ağaya şeyhlere aşiretlere kişisel bağımlılık ilişkilerinin kalktığını ve kalkacağını savunuyorlar. Bu Engels'in uzun bir broşürle eleştirdiği "hukukçu sosyalizm" görüşüdür.

KADININ ERKEĞE KULLUĞU

Erkeklerin kulluğu, yazar burada herhalde kadının erkeğe kulluğundan söz ediyor. Yani erkek lehine ve kadın aleyhine olan bir eşitsizlikten söz ediyor. Marksizm erkek lehine olan eşitsizliğin, temel olarak insanlığın sınıflı topluma geçmesinin bir ürünü olduğunu savunur.

Bu eşitsizliğin köklü bir şekilde giderilmesine başlanmasının koşulu da bir toplumun kendi mücadele sancağına sınıfları adım adım ortadan kaldırma, proletarya ve insanlığın özgürleşmesinin koşullarını yaratma hedefini koymasıdır. Böylece Marksizm kadının eşitliğini, kadın ve erkek proleterlerin özgürleşmeleri ve insanlığın özgürleşmesi mücadelesi ile bir bütünlük içinde görür. Kadının erkeğe bağımlılığının derecesi, yani cinsler arası eşitliğin derecesi, Marx'ın da yazdığı gibi bir toplumun gelişkinlik derecesinin bir barometresidir. Marksizme göre kadının erkek karşısında kullanabildiği gerçek edimsel hakların düzeyi, hiçbir zaman toplumun ekonomik yapısının gelişkinliğinden daha yüksek bir düzeyde ve toplumun kültürel gelişkinlik düzeyinden daha yüksek bir düzeyde olamaz. (Bkz. Gotha Programının Eleştirisi, Marks)  Kapitalizmin ekonomisi ve kültürü şüphesiz, kapalı doğal tarım ekonomisinin ve ticari küçük üretim ekonomisinin ve feodalizmin, ekonomisinden ve kültüründen daha ileridir.

1923-45 arası Türkiye'sinde nüfusun büyük çoğunluğu kapalı doğal tarım ekonomisinin ve ticari küçük üretim ekonomisinin ve feodalizmin belirlediği ekonomik ve toplumsal ilişkiler içinde yaşamaktaydı.

Bu koşullarda çok küçük bir azınlık üst tabaka sınıflar dışında, bırakınız kadın-erkek eşitliğinin gerçekleşmesini, toplumun ezici çoğunluğu açısından bakıldığında böyle bir sorunun varlığının dahi bilince çıkması sınırlıydı. Her şeye rağmen o koşullarda dahi sosyalistler ve komünistler bu sorunu bilince çıkarmışlardı, kadınlar ve erkekler arasında eşitliği teşvik ettiler, kadınların sendikalarda yönetici konumlarda görev almasını teşvik ettiler.

 Yıldıırm Koç'un kitabına göre, "demokratik bir toplum sosyalizmin özüdür".  Bu tamamen hatalı bir görüş halk için gerçek demokrasi olmadan sosyalizm olamaz, fakat demokrasinin sosyalizmin özü olduğu Marksizme ve bilimsel sosyalizme tümüyle aykırıdır. Demokrasi bir politik uygarlık formu olarak doğmuş ve çağlar boyu bir evrim geçirerek bugüne gelmiştir. Köleci toplumda Atina'da köle sahiplerinin demokrasisi vardı, bu demokrasinin önemli bir boyutu da dış emperyalist talandı.

Burjuva demokrasisi toplumu veya burjuva demokrasisi devleti burjuvazinin çoğunluğunun burjuvazinin azınlığı üzerinde ve aynı zamanda tüm burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde diktatörlüğüdür, aynı zamanda dışarda dünya çapında emperyalist ve sömürgeci talana dayanır. Bu anlamda burjuva demokrasisi Lenin'in de vurguladığı çok az sayıda emperyalist ve sömürgeci batılı ülkeye özgüdür. Hatta sömürgecilikte zayıf güçlü ülkelerde bile demokrasi az gelişkindir. (Almanya, Japonya ve İtalya)

1923-1945 dönemine bakarsak, siyasi rejim Türkiye'nin işçi ve köylüleri için demokratik değildi. Gözlerini açıp haklarını savunmak için mücadele hakları yoktu, kendi partileri ile ilişki kurmaları yasaktı ve polis ve jandarma terörü her an ve her saat söz konusuydu.

Prekapitalist toplumlara (yarı-feodal toplum dahil)  özgü Kişisel bağımlılık ilişkileri hakim olduğu için işçiler, köylüler ve onların eşleri anayasada var olan seçme ve seçilme haklarını dahi büyük ölçüde kullanamaz durumdaydı. Siyaset varlıklı zümrelerin işiydi ve işçiler kendi öz çıkarlarını savunacak sosyalist ve komünist partileri kuramıyorlardı. İşçiler ve köylüler için politika yasak ve baskı altındaydı.

Sadece işçiler ve köylüler değil, zayıf milli burjuvalar zümresi, güçlü toprak ağaları zümreleri, özel sektör büyük burjuvaları, büyük tüccarlar bile devlet iktidarının komuta tepesinde oturan askeri—bürokratik zümrenin siyaset ve devlet işlerinde kurduğu siyasi tekele karşı çıkmaları şiddetle bastırılıyordu. Basın yayın tamamen  askeri—bürokratik zümrenin ve polis devletinin en sıkı kontrolü altındaydı.

 Üçüncüsü, kırlarda devletin büyük çiftlikleri aracılığıyla küçük üretim ekonomisinin desteklenmesi sosyalizm olarak tanımlanmış….

Küçük köylü ekonomisinin sosyalizmin özü olarak sunulması çok garip. Sosyalizm köylüleri seferber ederek önce tüm toprakları köylülerin kullanımına verir, hukuki olarak ise toprakta özel mülkiyeti kaldırır, ikinci aşamada köylüleri toprakta kolektif mülkiyete (köy veya birkaç köyün birleşimi halinde) ve kooperatifçiliğe ikna ederek (az gelişkin işbirliği biçimlerinden daha yüksek biçimlere doğru adım adım) , köylülüğü sosyalist yola sokmaya çalışır.

Türkiye tarımı söz konusu yıllarda feodal ve yarı feodal ekonominin hakim konumda olduğu bir durumda idi, CHP'nin Adana'da ilk resmi nikah işlemini gerçekleştirdiği Ramazanoğlu ailesinin Adana ve yakın illerde yüzlerce köyün ve milyonlarca dönüm arazisinin sahibi olduğunu ve bu aile ile bağlantılı olan Cavit Oral'ın CHP de tarım ve toprak işlerinden sorumlu olduğunu biliyoruz. Cavit Oral'ın kendisi de Adana'lı yarı feodal bir büyük toprak sahibi çiftçi idi. Türkiye'deki tarımda Pazar ve para ilişkilerine dayalı küçük üretim de oldukça zayıftı, doğal ekonomi dediğimiz Pazar ve para ilişkilerinin son derece zayıf olduğu bir üretim biçimi vardı. Bu dönemin CHP'si tarımda hiçbir zaman köylüleri desteklemedi, aksine feodal ve yarı feodal toprak sahipleri ekonomisini destekledi. Bunların bir kısmının kapitalist büyük çiftlik işletmeciliğine geçmelerini teşvik etti.

  Dördüncüsü, üretim araçlarının ve madenlerin büyük bölümünün devlet sermayeli şirketlerde olması, bankacılık ve sigortacılık sektöründe devlet sermayesinin hakim olması….

İşçiler ve köylüler kendi partileri önderliğinde devlete hakim olmadıkça devlet sermayesi sosyalizmin kriteri olamaz, çünkü sermaye üretim faktörlerinin katkısına göre bölüşümü talep eder ve üretim faktörlerinin katkısına göre bölüşümde aslan payının sermaye sahibi ve toprak sahibine ait olduğu savunulur ve uygulanır.  Ancak ve ancak sadece sosyalizmin başlangıç aşamasında devlet sermayesinin bu tür bir (kapitalist) bölüşüm talebi ve sömürü ilişkisi engellenebilir, ve devlet sermayesi emek katkısına göre bölüşüme zorlanır. Hatta sosyalizmin başlangıç aşamasında izin verilen özel sermaye sektörü dahi kamu sektöründeki işçi ücretleri düzeylerine zorlanabilir.

1930 lardan itibaren Batı Avrupa'da tekelci devlet kapitalizmi uygulanmaya başlandı, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya'da devlet sermayesi birçok sektörde hakim hale geldi, 1980 lerden itibaren burjuvazi bu süreci tersine çevirdi, İngiltere'de madenler bile özelleştirilmeye başlandı.

 Beşincisi, Yıldırım Koç'un iddia ettiği gibi eğitim ve sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde parasız olarak devlet tarafından karşılanması sosyalizm değildir.

Bu 19. yüzyıldan itibaren kapitalist ülkelerde yaygınlaşmaya başlayan bir uygulamadır, fakat her zaman ekonomik olarak güçlü olan mülk sahibi sınıflar sağlık ve eğitimde ayrıcalıklı kalmaya devam ettiler. Söz konusu dönemde Türkiye'de varlıklı ve eğitimli sınıflar ve üst düzey devlet ve ordu görevlileri çocuklarını kolejlerde ve yabancı ülkelerde okutuyordu veya bu varlıklı kesim çocuklarını Ankara'da ve İstanbul da bulunan az sayıdaki üniversiteye gönderebiliyordu, çünkü gelirleri ve servetleri buna uygundu. 

  Altıncısı, "elektrik, havagazı, su temininin, ulaştırmanın, taşımacılığın, iletişim hizmetlerinin kamu kuruluşları tarafından (PTT kastediliyor) gerçekleştirilmesi"….. (bu nasıl sosyalizm olabilir)

Bunun sosyalizmin özü ile ilgisi olmadığı açık, son zamanlara kadar neredeyse tüm kapitalist ülkeler bu hizmetlerin üretimini ve dağıtımını devlet kuruluşları eliyle yapıyorlardı. Osmanlı'da da pek farklı bir durum yoktu. Hala birçok kapitalist ülkede bu hizmetlerin üreticileri devlet veya belediyelerdir.

Yedincisi, "insanların paranın ve malların esiri olduğu (ilişkilerin aşılması) paranın ve malların insanların aleti olduğu ilişkilerin kurulması"….

Yazar herhalde sosyalizmin evrensel niteliklerinden birisi olduğunu düşündüğü bir tez getiriyor, Türkiye'de 1923-45 arasında böyle bir şeyin gerçekleşmiş olduğunu düşünmesi çok garip olurdu.  

Yazar, sosyalizmdeki insan ilişkilerinin hangi devralınan temel üzerinde yaratıldığını görmezden gelmiş. Çağların üzerinden atlayan bu tür görüşleri feodalizm ile kapitalizmi eşit ölçüde gerici gören birçok yazarda da görebiliyoruz. Oysa, Marx ilave ediyor, "üçüncü aşamadaki (komünist toplumdaki) özgür bireyselliğin…… koşulları ikinci aşama yani kapitalist aşama tarafından yaratılır".

Marx aynı paragrafta bu özgür bireyselliğin iki temeline işaret ediyor:  "birincisi insanların çok yönlü ve bütünsel (evrensel) gelişmesi temeli üzerinde; insanların toplumsal, ikincisi komünal üretici güçlerini kendilerine tabi kılmaları ve bunları kendi  toplumsal zenginlikleri haline getirmeleri temeli üzerinde"….. Tabii ki bu üçüncü aşamada (komünizmde) para ve metalar olmayacak,

Atatürk ve Sosyalizm kitabında savunduğu gibi para ve meta olmadığı için bunlar insanların aleti de olmayacak. Soruna sosyalizmin inşası tarihi pratiği açısından bakarsak, tarihteki hiçbir sosyalizm inşa deneyi bu toplumsal-tarihsel aşamaya ulaşamadı, hepsi toplumu üçüncü aşamaya hazırlamak için mücadele etti ve sosyalizmi inşa eden ülkeler bugün de bu çaba içindeler.

CHP ULUSAL KAPİTALİZMİ DEĞİL DIŞ KAPİTALİZME BAĞIMLI BÜROKRATİK KAPİTALİZMİ İNŞA ETTİ   

Türkiye'ye dönersek, tüm diğer değerlendirme ölçütlerinden bağımsız ve yalıtık bir biçimde düşündüğümüzde, Marksizme göre 1923-45 Türkiye'sinde işçileri ve köylüleri feodalizmin baskısından özgürleştiren bir ulusal ve demokratik kapitalizmi inşa etme özleminin varlığı (ütopik de olsa) pratikte ileri bir rol oynayabilirdi. Lenin Sun Yat Sen'in görüşlerinin ütopik olduğunu yazdı fakat Sun Yat Sen'in pratikte ilerici bir akımı temsil ettiğini yazdı.

Oysa CHP bunun yanından bile geçmedi, aksine dış kapitalizmin yörüngesi ve kontrolü altında olan ve feodalizmle uzlaşan bir bürokratik kapitalizm inşa etmeye koyuldu. Mao Zedung'un kendi kullandığı sözlerle ifade edersek: Çin'deki bürokratik (tekelci) kapitalizm ve bu kapitalizmin gerici konumu üzerine analizleri bu tartışma açısından önemli ipuçları sunuyor. Mao'ya göre "Çin'deki bürokratik (tekelci) kapitalizm yeni demokratik devrimin devirdiği üç gerici dağdan biriydi".  BKZ Mao ve ÇKP belgeleri… 

Yazıya bir son birkaç nokta koyalım: birincisi, Marksizme göre işçi ve köylülerin kurtuluşu kendi pratiklerinin eseri ve kendi kurdukları kendi öz sosyalist partilerinin öndeliğindeki çabalarının eseri olacaktır, hiçbir güç onlar adına sosyalizmi inşa edemez.

 Kitabın Türkiye'nin geçmiş sosyalist kuşaklarına karşı tutumu da son derece kaba ve hoyrat, daha önceki sosyalist kuşakların komünist enternasyonalin kuklaları olduğunu bu yüzden de Türkiye'deki yarım kalmış sosyalizm inşa pratiğine karşı çıktıkları suçlamasını getiriyor. Suçlamalar çok çok ağır, buraya koymaya bile değmez.

YEDİNCİ  PARÇA: 15 Mayıs 2022

1923-1945 LERDE TÜRKİYE'DEKİ BAĞIMLI KAPİTALİZM NEDEN DEVLET KAPİTALİZMİ DEĞİLDİ

 Türkiye sosyalistleri arasında Kemalist CHP'nin devlet kapitalizmi uyguladığı buna ek olarak ayrıca devlet eliyle kapitalist yetiştirdiği görüşü oldukça yaygındır. Bu görüşün Marksist açıdan bakıldığında çeşitli eksikleri var. Türkiye'de bağımlı bürokratik kapitalizmin inşası zaten oldukça zayıf olan ulusal kapitalizmin gelişmesinin önünün tıkanması veya frenlenmesi olmuştur.

  Askeri-bürokratik zümrenin inşa ettiği kapitalizm Türkiye'ye özgün nitelikler taşıyan, ekonomide ve maliyede devlet sektörünün hakim ve yönlendirici konumda olduğu doğrudan hükümet ve hükümet organları tarafından kumanda edilen özgün bir tür bürokratik ve idari kapitalizmdi. Batıda bazı araştırmacılar  buna "politik kapitalizm" de diyorlar.

Hükümet ve ilgili bakanlıklar tüm devlet sermayeli şirketleri ve bankaları idari kararlarla tek bir büyük tröst gibi kumanda ediyordu. Bu yönetim tarzında kararlar ekonomik yasalar yerine siyasi tercihlerin temel rol oynadığı bir devlet işletmeciliği idi. Bunun belirli derecede bir kaçınılmazlığı da söz konusuydu, çünkü ülke içinde kapitalizm çok zayıf ve sermaye birikimi çok sınrlıydı, dolayısıyla Marx'ın sözünü ettiği „sermaye üretim sürecinin" yasalarının ve kurallarının ekonomi üzerinde etkisi çok sınırlıydı. Not: Sermaye üretim süreci , Marx'ın Kapital adlı baş eserinin birinci cildinin başlığı idi.  

Böylece Türkiye'nin bürokratik kapitalizmi dünya çapında özellikle Batı Avrupa'da örneklerini gördüğümüz devlet kapitalizmi örneklerinden temelden farklıydı.

Çünkü, Batıda ve Japonya'da 19. Yüzyılda örneklerini gördüğümüz devlet kapitalizmi uygulamalarında hatırı sayılır bir ekonomik güce ve sermaye birikimi sağlamış bir burjuvazi zümresi, para ve kredi işleri ile uğraşan bir mali aristokrasi ve bunlara ait bankalar, gelişkin bir küçük meta üretimi ekonomisi ve üçüncüsü az ya da çok gelişkin bir Pazar ekonomisi söz konusuydu.

Türkiye'de ise bunların hiçbiri söz konusu değildi. Bu kapitalizm Rusya'da kısa bir dönem uygulanan fakat ciddi bir başarı kazanamayan Lenin'den sonra de pek ısrar edilmeyen, devlet kapitalizmi uygulamalarından da oldukça farklıdır. Ayrıca, Sovyetler Birliğindeki büyük devlet sermayeli işletmelerinin ve bankaların büyük çoğunluğu Çarlık devletinin son 25 yıl içinde inşa ettiği tekelci kapitalist işletmeler ve bankalardı.   

KAPİTALİZMİN İNŞASI İÇİN BURJUVAZİNİN ÖNDERLİĞİNİN GEREKLİ OLDUĞU GÖRÜŞÜ DÜNYADAKİ PRATİKLERLE UYUŞMUYOR

Türkiye ve Doğu ülkelerinde feodal veya kapitalizm öncesi toplumlardan kapitalizme doğru gelişme, yarı feodal çağdan  burjuva çağına geçiş ve kapitalizmin inşası bazı Batı ülkelerinde  olduğu gibi burjuvazi önderliğinde veya burjuva partilerinin önderliğinde olmadı.

 Ayrıca Türkiye dahil Doğu ve Güney ülkelerindeki kapitalizm öncesi toplumlar Batı Avrupa'daki kapitalizm öncesi toplumlardan farklı gelişme süreçleri göstermiştir.  Bazı Batı ülkelerinde burjuvazi önderliğinde gerçekleşen bu sürecin her ülke için genel bir kural olarak ele alınmasına en önce Marx karşı çıktı. (Bkz. Narodniklere mektup, Vera Zasuliç) . Tipik olan şu yol olmuştur: Almanya, İtalya, Japonya ve Rusya örneğinde olduğu gibi, burjuvaziden daha geri olan bir sınıf, üstelik zayıf burjuvaziyi siyasi kontrol altında tutarak bu süreci çeşitli reformlarla ilerlettiler. (Junkerler politik sınıfını temsil eden Bismarck)   

Buna karşın prekapitalist bir toplumdan veya az gelişkin bir bağımlı kapitalizm toplumundan bildiğimiz gerçek sosyalizme ( sosyalizmin evrensel ilkelerinin ülkenin özgün gerçekleriyle birleştiği ) doğru ilerleme ve geçiş sadece bir Markslst sosyalist parti ve işçi sınıfı önderliğinde olabilir. 

Bazı Marksist olmayan sosyalizmlerin özgün arayışları Arap-Afrika sosyalizmleri veya bugünkü Latin Amerika'da var olan 21. Yüzyıl sosyalizmi akımı gibi pratikte çeşitli derecelerde ilerici roller oynayabilirler, fakat bunların Marksist sosyalizmin evrensel ilkelerinden farklılıkları ve sapmaları ciddi sorunlar ve tehlikeler doğurma potansiyeline sahiptir. Bu tehlike görmezden gelinerek "söz konusu bu sapmalar doğal bir şey bu partiler aslında ülkenin özgün gerçeklerini dikkate alıyorlar" denilerek  veya "daha ilerisi zaten yapılamaz ve yapılamazdı" diyerek, bilimsel sosyalizm ile bu diğer burjuva ve küçük burjuva sosyalizmler arasındaki farkların gözden kaçırılması da doğru değildir.

Yorum Bırakınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir