Sosyalizmin ilk başlangıç aşamasından sosyalizme ne zaman ve nasıl geçilecek? : Çinli Bir Doktora Öğrencisinin Görüşleri

Çeviren Cemre Alagöz

Ülkemiz şu anda sosyalizmin birincil başlangıç aşamasında, yani üretici güçlerin yeterince gelişmediği ve ekonomide bölüşüme çoklu mülkiyet biçimlerinin katıldığı bir aşamada bulunuyor.  Ülkemiz 2050 yılına kadar orta düzeyde gelişmiş bir ülke haline gelecek ve sosyalizmin birincil aşamasını tamamlamış olacak. Peki ya 2050'den sonra ne olacak? Bence sosyalizme geçiş, proletaryanın devlet iktidarına bağımlılıktan kurtulup sosyalizmi kendi başına inşa etmeye yöneldiğinde başlayacaktır. Zaman, şimdiden bugünden itibaren başlamış sayılabilir, bu da şimdiki anda geçiş süreci içinde olduğumuz anlamına gelir.

Bu yargımı açıklamak için, öncelikle en önemlisi diyalektiğin karşıtların mücadelesi ilkesi veya karşıtların birliği ilkesine, ardından diyalektiğin niceliksel artıştan ve niteliksel değişime geçiş ilkesine başvuracağım.

Öncelikle şu soruyu soralım, neden Çin'in sosyalizmin ilk başlangıç aşamasında olduğu söyleniyor?

Üretimin geri kalmışlığı aslında sadece bir semptomdur. Sosyalizmin ilk başlangıç aşamasında olmamızın temel nedeni, Çin Halk Cumhuriyeti ilk kurulduğunda köylülerin mutlak çoğunluğu oluşturması ve proletaryanın az olmasıdır. Bu temel üzerine inşa edilen sosyalizmin ilk başlangıç aşamasında (primary stage) olduğunu söylemek doğru olur. Peki ya gerçek sosyalizm nedir? gerçek sosyalizmden bahsedebilmek için en azından proletaryanın toplumda çoğunlukta olması gerekir.

Dolayısıyla Çin'deki mevcut çelişki, aslında ÇKP kongrelerinde iddia edildiği gibi halkın artan maddi ve kültürel ihtiyaçları ile geri kalmış üretim arasındaki çelişki değil, proletarya ile çiftçiler arasındaki çelişkidir.

Bu çelişkiyi çözmenin yolu köylüleri asimile etmek ve onları proleterlere dönüştürmek, böylece proletaryanın çoğunluğu oluşturduğu bir sosyalizm kurmaktır. Evet, bu bir sınıf mücadelesidir, fakat bu şiddetli bir ölüm kalım mücadelesi değil, bunun yerine karşıtların belirli koşullar altında dönüşümüdür. Çin'de Köylüler belirli koşullar altında proleterlere dönüşecektir. Proleterlerin sayısı belli bir düzeye çıktığında niteliksel bir sıçrama yaşanacaktır.  İşte geçiş sürecinin tam da bu geçiş (köylülerin proleterlere dönüşümü) süreci olduğunu düşünüyorum.

Çevirenin Notu: 2020 yılı itibariyle kalıcı olarak kırlarda yaşayan nüfus 510 milyon, toplam nüfusun % 37 si. Geçici olarak kentlerde yaşayan çiftçi kökenliler dahil edilirse bu sayı % 43 e çıkabilir. 

Buradan hareketle soru şu hale geliyor: Çiftçiler hangi koşullar altında proleterlere dönüşecektir?

Marx topraklarını kaybeden çiftçilerin emek güçlerini satmaktan başka bir şey yapamayan proleterlere dönüşmek zorunda kaldıklarına dair bir açıklama getirmişti. Ancak bu dönüşüm erken dönem Batı kapitalizminin tarihinin değerlendirmesine dayanmaktadır ve bizim Çin'de Batı kapitalizminde izlenen bu yolu ve yöntemi benimsememiz mümkün değildir.

Buradan hareketle soru şu hale geliyor: Çiftçiler hangi koşullar altında proleterlere dönüşecektir?

Marx topraklarını kaybeden çiftçilerin emek güçlerini satmaktan başka bir şey yapamayan proleterlere dönüşmek zorunda kaldıklarına dair bir açıklama getirmişti. Ancak bu dönüşüm erken dönem Batı kapitalizminin tarihinin değerlendirmesine dayanmaktadır ve bizim Çin'de Batı kapitalizminde izlenen bu yolu ve yöntemi benimsememiz mümkün değildir.

Bence uygulanabilir yöntem şudur: çiftçiler gönüllü olarak topraklarından vazgeçerler veya eski üretim araçlarından ayrılırlar ve bunun yerine toplumsallaştırılmış üretim araçlarıyla birleşirler, yani proleter olurlar. Çiftçilerin topraklarını gönüllü olarak terk etmelerinin nedeni, proleterlerin yaşamının çiftçilerinkinden daha iyi olması olacaktır. Bu daha iyi yaşam güdüsü çiftçilerin gönüllü olarak proleterlere dönüşmesini ve böylece proletaryanın toplumun çoğunluğunu oluşturmasını etmesini sağlayacak bir iç itici güç yaratılabilir.

Çiftçiler açısından bakıldığında, onları proleterlere dönüştüren bu bir itici güçtür. Peki bu dönüşüm proleterler için ne anlama geliyor? Bence proletarya zayıf olduğunda, kendini geliştirmek için çiftçilerle bir ittifak kurması ve devlet iktidarına dayanması gerekiyor. Çiftçilerin ve küçük esnaf v.b küçük üreticilerin toplumda önemli bir çoğunluğu oluşturduğu toplumda  proletarya hala zayıf demektir ve onlarla ittifak yapmak zorundadır. 

Bunun ifadesi şudur: devletin sanayileşmeyi teşvik etmek amacıyla çiftçilerin üretim fazlasını kamu tahılı adı altında alıp toplumun birikmiş üretim araçlarına dönüştürmesinde (ben buna sosyalist ilkel birikim diyorum) kendini göstermektedir. Proletaryanın devlet iktidarına bağımlı olması, aynı zamanda devletin proletaryayı sınırlandırması anlamına gelir.

Planlı ekonominin en büyük kusuru proletaryaya dayattığı engeller veya prangalardır.
Reform ve dışa açılmanın en büyük anlamı, proletarya üzerindeki kısıtlamaları kaldırmayı sağlaması ve proletaryaya özgürce gelişme fırsatı vermesidir. Bu nedenle, bence reform ve dışa açılmanın en büyük başarısı maddi üretimde büyük bir ilerleme değil, Çin'i ve dünyayı değiştirebilecek yeni bir proletaryanın yaratılmasıdır.

Proletarya gelişip büyüyerek kendi gücünü kullanarak kendini geliştirebilecek noktaya geldikçe, devlet gelişmek ve büyümek için proletaryanın gücüne dayanmak zorunda kalacaktır.  Tıpkı İngiliz burjuvazisi gibi, güçsüz olduklarında onlar gelişmek için krala dayandılar ama güçlü olduklarında kralı yalnız bıraktılar ve dünyayı kendi iradelerine göre değiştirmeye başladılar.


Bu süreci açıklamak için basit bir örnek verdim.


O zaman soru şu oluyor: Reform ve dışa açılmanın yarattığı bu yeni proletarya kendi gücünü kullanarak kendini nasıl geliştirir ve ülkeyi nasıl daha güçlü hale getirir? Tam Marksist bir cevap şu olabilir: (Yeni) proletarya ileri ve gelişkin üretici güçleri temsil eder, dolayısıyla Çin'i ve dünyayı değiştirebilir.

Marx iki tür üretim tarzı olduğunu söylemişti: birincisi yaşam araçlarının ve bunların aletlerinin üretimi; ikincisi insanın kendisini üretimi, yani insanların kendini yeniden üretmesi, üreme ve çocuklar. Ben bunu şeylerin üretimi ve insanların üretimi olarak geliştirdim.


Nesnelerin üretimi, yaşam araçlarının ve aletlerinin üretimi de dahil olmak üzere doğayı üretim nesnesi olarak alırken, insanların üretimi, kendi üretimleri ve bir sonraki neslin üretimi, yani çocukların yeniden üretimi de dahil olmak üzere insanların kendilerini üretim nesnesi olarak alır.

Özel mülkiyet ne kadar gelişkin olursa olsun, çok büyük bir kusuru vardır: özel mülkiyet altında toplumsal üretimin amacı insanlar değil, nesnelerdir (şeyler).

Marx bir keresinde bunu fetişizm olarak eleştirmişti. toplumsal üretimin amacının nesneler (şeyler) olmasını  nasıl anlayabiliriz? Özel mülkiyet zorunlu olarak şeylere sahip olma durumuna dayanır. Bu nedenle, şeylerin üretimi insanların üretiminden üstündür ve insanların üretimi şeylerin üretimine tabi konumdadır.

Kamu mülkiyeti ne kadar geri olursa olsun, yine de önemli bir avantajı vardır, yani toplumsal üretimin amacı insandır ve şeylerin üretimi insanların üretimine tabidir.

Aslında tam da proletarya özel mülkiyeti ortadan kaldırdığı için, başkalarının artı-emeğine el koymak suretiyle kendini geliştirme yolunu da ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle, proleterler ancak kendi emeğiyle kendini üretebilir ve ancak kendi emeğiyle kendini geliştirebilir. Proletarya kendini geliştirirken (ya da kendini değiştirirken), dünyayı da geliştirmekte (ve değiştirmektedir). Bu, proletaryanın toplumsal gelişmeyi teşvik eden içsel itici gücüdür ve bu aynı zamanda proletaryanın ileri gelişkin üretici güçlerin temsilcisi olduğu anlamına gelir.

Marx'ın aşağıda yazdığı gibi (Marx ve Engels'in Bütün Eserleri, Cilt 46, Grundrisse, s. 486'nın ilk baskısından):

Ancak aslında, dar burjuva biçimi soyulduğunda, zenginlik nedir? evrensel değişim (alışveriş) içerisinde üretilen, bireylerin ihtiyaçlarının evrenselliği, kapasitelerinin, zevklerinin, hazlarının, üretici güçlerinin vs. evrenselliği değilse nedir? […] Bu, insanın kendini belirlenmiş bir biçimde yeniden ürettiği bir aşama değil ancak kendi bütünlüğünü ürettiği, kendi bütünlüğünü herhangi bir kısıtlayıcı olmaksızın ürettiği bir durum değil de nedir?

Bireyin geçmişin (geçmiş zamanın) biçimlendirdiği bir şey olarak kalmaya çalışmadığı, ama mutlak oluş (becoming) devinimi içinde olduğu yerdedir.

Burjuva ekonomi politiği -ve onun karşılık geldiği üretim biçimi çağında- insanın içinde yatanın böylesine eksiksiz bir şekilde ortaya çıkması, tam bir yabancılaşma olarak gerçekleşir ve bütün sabit amaçların yok edilmesi, tek yanlı amaçların yok edilmesi olarak gerçekleşir; kendinde içerilen amacın bütünüyle dışsal bir zorlamaya kurban edilmesi olarak görünür.

Burjuva ekonomi politiği ve onun üretim ilişkileri insanın içinde yatanın yani doğası eksiksiz bir şekilde didik didik edilerek bu üretim biçimine uyarlanmaya çalışılması insanlara total bir yabancılaşma, tüm sabit olanların yok edilmesi, tek-yanlı, tek-boyutlu amaçlar, kendinde amacın tamamen dışsal bir zorlamaya (kapitalin kendisini yeniden üretmesine) feda edilmesini getirir.)

Dolayısıyla bir açıdan eskilerin (antik çağdaki) çocuksu dünyası daha üstün görünmektedir; ve bu, kapalı bir şekil, biçim ve yerleşik bir sınırlama aradığımız ölçüde böyledir. Antik çağdaki Eskiler dar bir tatmin sunarken, modern dünya (kapitalizm) bizi tatminsiz, yabancılaşmış bir halde bırakır ya da kendisiyle tatmin olmuş gibi göründüğü yerde de kaba ve aşağılıktır. (Grundrisse, Marx, 1965: 84-85)

Marx Grundrisse'de "Açlık açlıktır" der, "ama çatal bıçakla yenen pişmiş etle tatmin edilen açlık, çiğ eti el, tırnak ve diş yardımıyla parçalayan açlıktan daha farklı bir açlıktır" (Marx, Grundrisse 1973: 92).

Sermaye rejimi altında, ihtiyaçların üretiminin bu diyalektiği tersine çevrildi, böylece eski ihtiyaçların karşılanması ve doğal temeller üzerinde yeni ihtiyaçların ortaya çıkması durumunu yansıtan kullanım değerlerinin üretimi…. Geride kaldı, bu türden kullanım değerlerinin üretimi bir amaç değil sadece bir araçtı; Sermaye rejimi altında, ihtiyaçların üretiminde değişim değeri elde etme arayışı üretimin tek hedefi haline geldi.

Kapitalizm açık, sonsuz bir tatminsizlik yarattı, çünkü kullanım değerinin aksine değişim değeri elde etme arayışının doğal ya da toplumsal bir tatmin noktası yoktur, değişim değeri elde etme arayışı sadece daha fazla tatmin için bir dürtü yaratıyor.

Böylece, "üretimin insanlığın amacı ve zenginliğin de üretimin amacı olarak göründüğü" bir üretim koşu bandı yaratıldı. Bu, (kapitalizm öncesi çağlar kastediliyor) eskilerin 'daha yüce' ama yine de 'çocuksu dünyası' ile tezat oluşturuyordu; bu çağlarda insan tatmini 'sınırlı bir bakış açısından' da olsa hala üretimin hedefiydi. (Marx Grundrisse 1973: 488).

Sermayenin yabancılaşmış, tepetaklak olmuş dünyasında, tüm diğerlerini yönlendiren baskın gereklilik, daha fazla meta üretimi için sınırsız arzudan başka bir şey olmayan soyut meta zenginliği için bastırılamaz arzuydu. Bu, üretimin orijinal koşullarının – toprağın ve hatta insanların bile – üretimin sadece aksesuarları haline geldiği anlamına gelir. Evrensel hale gelen meta üretimi, üretim uğruna üretim, zenginlik uğruna zenginlik için durmak bilmeyen bir dürtü içinde tüm orijinal insan-doğa ilişkilerini, tüm sürdürülebilirlik ve topluluk ilişkilerini bozdu.

Bu koşulların nasıl aşılacağını tartışan Marx, doğru bir soruyla şu görüşleri ortaya attı: 'dar burjuva biçimi (kabuğu) soyulduğunda 'zenginlik nedir? Bu biçimi (kabuğu) Marx şöyle tanımladı: evrensel değişim (alışveriş) içerisinde üretilen, bireylerin ihtiyaçlarının evrenselliği, kapasitelerinin, zevklerinin, hazlarının, üretici güçlerinin vs. evrenselliği….

Ve sosyalizmi veya komünizmi tanımlayan şu yanıtı Verdi: Zenginlik,  insanın doğanın güçleri üzerinde hakimiyetinin, hem o [dış] doğa denilen üzerindeki hakimiyetinin ve aynı zamanda insanlığın kendi doğası üzerindeki hakimiyetinin tam gelişimi?" (Marx, Grundrisse 1973: 488).

Marx'a göre bu tür bir 'insan hakimiyeti' elbette doğanın soyulmasını önermiyordu, insan ihtiyaçlarının ve insan güçlerinin zenginliğinin insan üretimi yoluyla gerçekleştirilmesini öneriyordu; ve sadece tek bir nesil değil, birbirini izleyen nesiller bu yolu izlemeliydi.

Tam da hiçbir șeye sahip olmadığımız için bir șeye sahip olmak isteriz.(proleterler)

Neye sahip olmak?

Bütün dünyaya sahip olmak!

Yorum Bırakınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir