Riyad'daki Kupa Maçı ve Laik Güçlerin Yeni Bir Hamlesi

Deniz Kızılçeç

Ülkede yüzü Batı'ya dönük laik güçler ile yerlici muhafazakar-dindar güçler arasındaki yaşam tarzı ve kültür-eğitim-sanat-yayıncılık sektörü-futbol alanları üzerinden süren karşılıklı hamleler ve kavgalar siyasi partileri, klasik medya ve yeni sosyal medya üzerinden devam ediyor. Bu alanların çoğunun ticarileştiği ve sermaye-kar mantığının boyunduruğu altına girdiği sosyalistlerin kabul ettiği bir gerçek.

Geçenlerde AKP lideri yaptığı bir konuşmada ikili bir tutum ifade etti, bir yandan muhafazakar-dindar güçler açısından kültür alanı üzerindeki iktidarın öneminden söz etti: "siyasetteki vesayet sistemini hamdolsun bitirdik. Türk siyasetini, tarihinin en çoğulcu, en renkli, temsil kabiliyeti en yüksek yapısına kavuşturduk ama kültür sanat alanındaki vesayeti sona erdirmekte henüz muvaffak olamadık."

İkinci tutumu ile de uzlaşmayı vurguladı: Hangi inanca, kökene, meşrebe sahip olursa olsun Türkiye'ye ve Türk kültürüne hizmet eden, katkı sunan herkesin başımızın üstünde yeri vardır. Sanatçıları arasında ayrım yapan değil, sanatçılarını bağrına basan bir Türkiye anlayışıyla hareket ediyoruz;  ülkenin kültür varlığını daha da zenginleştiren herkese, tüm sanatçılara destek olmayı görev biliyoruz. ….. Vatandaşlıktan çıkarıldıktan 58 yıl sonra Bakanlar Kurulu kararıyla Nazım Hikmet'e yeniden Türk vatandaşlığı veren biz olduk. Yaşadığı dönemde sırf Kürtçe şarkı söylemek istedi diye adeta linç edilen Ahmet Kaya'nın mezarını ülkemize getirme teklifinde yine biz bulunduk

Riyad'daki maç olayında dindar-muhafazakar blokun başını çeken hükümetin karşı hamleyi önleyemediği ve son anda ortaya çıkan krizi çözmede başarılı olamadığı görülüyor. Bizce hükümetin yakın zamanda bu hamleye kendince bir yanıt vermesi beklenmeli….

OLAYIN ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE ORTADOĞU'DAKİ YENİ İLERİCİ İKLİM ÜZERİNDE OLUMSUZ ETKİSİ

Her şeyden önce olayın olumsuz yönü iki halk ve iki ülkenin işçi sınıfları arasındaki karşılıklı anlayış ve karşılıklı saygının gelişmesine büyük bir darbe vurulmuş olması ve Ortadoğu'ya bölge dışı büyük güçlerin özellikle ABD'nin bölgeye kaba müdahalelerine karşı çıkan bir olumlu trendin ortaya çıktığı koşullarda iki önemli bölge ülkesi arasındaki ilişkilerin gelişmesine olumsuz etkisi. Türkiye ve Suudi Arabistan Ortadoğu'da iki farklı eğilim içindeki ülke gruplarına mensup olmalarına karşın, Filistin sorununda ortak görüş ve tutumlar arayışı içinde. ABD ve Batılı güçler ve bunların etki ajanları iki ülke arasında finans, askeri sanayi ve enerji alanı dahil yeniden gelişen ilişkileri engellemek için devrede. Bunları tartışan sosyalist parti neredeyse yok gibi.

Türkiye ve Suudi Arabistan her iki ülkenin ideolojileri doğal olarak farklı, fakat ideolojik farklılıklar ülkeler arasında ortak çıkarlar temelinde işbirliğini engellememeli. Buna karşı çıkmak çağın gelişen trendlerine gözümüzü kapamak olur. Başta ABD olmak üzere Batılı güçler Ortadoğu'da oluşan bu yeni trend ve yakınlaşmadan çok rahatsız oldukları ve kendilerine hizmet eden eski statünün korunması için güçlerini ve paralarını seferber ettikleri bir gerçek.

Fakat sosyalist muhalefet bile kendisini bu laik güçler karşı dindar muhafazakar güçler kavgasında doğal bir taraf ve bu kavganın oyuncusu olarak görüp, laik güçlerin sokak gücü olarak hareket etmek istiyor. Oysa Sosyalist partilerin işçilere ve halka olayın arkasındaki siyasi ve ekonomik gerçekleri açıklaması gerekirdi. Sosyalistlerin asıl önceliği işçi sınıfının bağımsız ve örgütlü bir siyasi güç olarak doğrulup ayağa kalkmasına odaklanması gerekir. Popülizm ve kör aktivizm kolaycılığı tercih ediliyor. Bu maç aslında Cumhuriyeti onurlandırmak için Türkiye'de oynanmalıymış, güzel de Batıcı işbirlikçi tekelci burjuvazinin Cumhuriyetin tarihsel ve toplumsal kısıtlarının üzerini örtüp dokunulmaz ve aşılmaz bir fetiş olarak sunup halk üzerindeki ideolojik ve kültürel hakimiyetini daha da pekiştirmek için kullandığı bir gerçek değil mi? Bu sınıf Cumhuriyetin onurunu savunan bir sınıf mı? Bugün laik güçlerin arkasındaki partilere ve ekonomik güçlere baktığımızda açıkça Batılı güçleri ve işbirlikçi tekelci burjuvaziyi ve TÜSİAD'ı görüyoruz. Daha son günlerde Haber Sol Beşiktaş kulübünün Koç grubunun kontrolüne geçtiğini yazdı.

Mücadele eden iki blok olayın tam detayları bilinmemesine karşın, bilinen olguları çeşitli tartışma taktikleri ile kendine yontarak güçlerini ve saflarını pekiştirmeye çalışıyor. Eskiden Türkiye'deki laik güçlerin komutası ve kalesi orduydu, bu güç laik Tüsiad büyük sermayesi ile birlikte laik medyayı kontrol altında tutuyordu.

Bunların uzun bir süre boyunca köpürttüğü ve desteklediği iddia yükselen islami muhafafazakar güçlerin din-şeriat devleti kurmak üzere olduğu ve laikler üzerinde zalim bir tahakküm kurmaya hazırlandıkları oldu. Daha sonra iki blok arasındaki mücadele yaşam tarzı ve kültürel alanlara kaydı.  

Bugün durum oldukça farklı. Komutanlarıyla ordu kurumu artık bu kavganın dışında kaldı, işbirlikçi tekelci burjuvazi yeni ittifakları teşvik ederek ve tansiye ederek bu laik güçler karşı dindar muhafazakar güçler kavgasının sponsoru olmayı üstlendi.

BU KAVGA SÜRECEK VE BU KAVGA İŞÇİ SINIFI VE HALKIN İŞİNİ ZORLAŞTIRIYOR

İşçi sınıfının kendiliğinden düşüncesi sosyal ve ekonomik konumu gereği ileriye bakan, gerçekçi, ilerlemeci ve sosyalist nitelikler taşır, ve bu anlamda da işçi sınıfı laik bir dünya görüşüne sahiptir. Bununla birlikte her şeyin ve toplumsal yaşamın sermaye tarafından kontrol edilmesine, karşı çıkarken ve işçilerin-ücretli konumdaki insanların en geniş çoğunluğunun çıkarlarını savunmak için mücadele ederken, emperyalist boyunduruğu ve işbirlikçi kapitalizmi aşmayı hedeflerken, kendi saflarını bölen her türlü olumsuz ideolojik ve kültürel etkiyi de sınırlaması gerekir.

Her görüş ve "kimlikten" işçileri ve halkı birleştirmek için ve 1960'lardan bu yana bir trend haline gelen yeni toplumsal hareketler ile de verimli, ilerletici ilişkiler ve diyaloglar kurmak için kucaklayıcı ve kapsayıcı olmalıdır.

Toplumda bugün sadece laik kimlik ve seküler kimlik bölünmesi bulunmuyor, neoliberalizm ile birlikte eş zamanlı olarak yükselen postmodern kimlik politikası ile birçok yeni kimlikler inşa edilmiş durumda, son 10 yıldır dünyada yükselen sağ ve aşırı sağ da etnik, dini, ırksal, yerli-göçmen  kimlik savaşlarını körüklüyor. Sosyalistler ve komünistler bütün kimliklerin işçi sınıfı ve ücretli kesimin saflarını bölen etkilerini aşmak için koruyucu bir ideolojik söylem geliştirmesi gerekiyor. Biz sosyalistler bugün hem sosyalist ve sol güçlerin ortak değerlerini savunmalı hem de insanlığın ortak değerleri olan  barış, kalkınma, hakkaniyet, adalet, demokrasi ve özgürlük değerlerini savunmalı. Suudi Arabistan, İran dahil her ülkenin kendi bildiği ve inandığı yoldan ilerlemesine saygı duymalı, küçük veya büyük, güçlü veya zayıf tüm ülkelerin eşitliğini savunmalıyız.  

Yorum Bırakınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir