Mahir Sayın'dan Türkiye'deki Sınıf Mücadeleleri Tarihi Üzerine Teoriler: Bir Okuma  

Kemal Okur

Giriş:  Bu yazı Türkiye'nin önemli sosyalist liderlerinden Mahir Sayın'ın "Erdoğan Faşizmi 28 Şubat Darbesi'nin Eseridir!" başlıklı yazısının bir okumasıdır. Biz araya bazı sorular koyduk, Mahir Sayın bu yazısında Türkiye'deki İslami siyasi akımın otoriter Kemalist yönetimler  tarafından ABD desteği ile yaratılıp teşvik edildiğini savunuyor. Türkiye'de burjuvazinin demokrasiyi kurumlaştıramadığını Almanya karşılaştırması yaparak açıklıyor. Yazıda işbirlikçi büyük burjuvazinin Türkiye'deki siyasi mücadelelerdeki rolü ve işbirlikçi büyük burjuvazinin otoriter Kemalist siyasi güç ile ilişkileri ele alınmamış görülüyor. Yazının orijinali  için bakınız: "Erdoğan Faşizmi 28 Şubat Darbesi'nin Eseridir!"

Mahir Sayın

Mahir Sayın: Türkiye'de Tekelcilerle Orta Burjuvazi Çatışması

RP'nin devamı olduğu Milli Nizam Partisi'nin kuruluş nedeni esasında Türkiye'de sermayenin üst kesimiyle alt kesimleri arasındaki bir çatışmanın eseriydi. Tekel dışı olan ve esas olarak da İslami ideoloji çerçevesinde örgütlenen alt kesim, TC'de kapitalizm açısından son derece önemli olan devlet kredileri ve ihalelerine tekelciler kadar ulaşmak istiyor ve yönetici oligarşi içinde kendisine yer talep ediyordu. Giderek yeşil sermaye diye adlandırılan bu kesim sahip olduğu ideolojinin de verdiği ışıkla İslam ülkeleri arası alternatif bir ilişkinin geliştirilmesi amacıyla D-8 adıyla TürkiyeİranMısırNijeryaBangladeşEndonezyaMalezya ve  Pakistan'ı kapsayan bir İslam ülkeleri arası Ekonomik İşbirliği Teşkilatı da oluşturma yoluna gittiler. Emperyalistler böyle uluslararası kurumlaşmaların kendi denetimleri dışında gerçekleşmesinde aşırı titizdirler ve NATO'cu generaller de NATO'ya sadakatları ölçüsünde bu prensibe sadıktırlar.

Türkiye'nin geleneksel sermayesinin sahiplerinin, bu kesimin gösterdiği gelişmeleri görüp, zaten kıt olan Türkiye sermayesini bunlarla paylaşılmasına yanaşmamasının ve bu temelden çok ciddi bir çatışmanın üremesinin tuhaf bir yanı yoktur.

Daha önce CHP, DP, AP içerisinde kendisine yer bulan İslami eğilimli orta ve küçük sermaye sahipleri Odalar Birliği'nde tekelci sermayeye karşı üstünlük elde edip bunun tekelci sermaye tarafından tanınmaması üzerine ittifaktan ayrılıp Yeni Nizam Partisi'ni oluşturarak siyasette Türkiye dengelerini gittikçe altüst eden yeni bir faktör oluşturdular. Bu girişim hem tekelci sermayenin yığınları peşinde sürüklemesinin önüne engeller çıkarıyor hem de faşist hareketin İslami tabanda yer edinmesini zorlaştırıyordu. Bu özellikleriyledir ki, oligarşinin her darbe dönemi Erbakan ve Refah için de mağduriyetler dönemi olmuştur.

RP'nin en büyük parti olarak parlamentoya girmiş olması birçok açıdan kurulu düzen tarafından benimsenemeyecek bir durum yaratmıştır. Belli başlı üç temel çatışma alanı bulunmaktadır:

1- Kemalist iktidarların Otoriter bir yönetim aracı için gerekçe olarak kullandıkları hilafetle (gericilikle)  mücadele ve Kemalist hegemonya…

2- Yeni nesil sermayenin devlet katında yer talebi (Tekelcilerle orta burjuvazi çatışması)

3- ABD çıkarlarıyla çatışma; TC'den beklenen taşeronluk Ortadoğu bölgesinin yeniden paylaşımı ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi

Hilafetçilikle (Gericilikle)  Mücadele ve Otoriter Kemalist Yönetimler

Kemalist rejimlerin kendi şiddet politikalarını meşrulaştırmada kullandıkları en önemli silahlar "komünizm tehlikesi, şeriat ve bölücülük"tü. Komünizm tehlikesi SSCB'nin çöküşüyle birlikte en azından bir zaman için geride kalmıştı ama şeriat ve bölücülük tehditleri topluma ve politikaya ayar vermekte yeterli imkanı sunabilecek nitelikteydi.

İslami Gelişmeye ABD Desteği

 Özal ABD tarafından desteklendiğini iyi bildiği İslami gelişmenin önünü biraz daha açmak için … şeriatçılığı yasaklayan 163. Maddeyi iptal etti … SSCB'yi tecrit etmeye yönelik NATO planı "yeşil kuşak" projesi gereği olarak komünizmle mücadele dernekleri ile başlayıp, kontrgerilla, faşist komando kampları ve nihayet 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle taçlandırılan sürecin devamı olarak Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesinin önüne dikilmek istenen siyasal İslamın önü de böylece tam anlamıyla açılmış oldu. 

28 Şubat Darbesi hilafetçiliği engelliyoruz perdesinin arkasında 12 Eylül'ün oluşturduğu totaliter yapılanmanın sulandırılmasını engellemek ve laisizm bayrağını sallayarak totalitarizmi pekiştirmek olmuştur. Cumhuriyetin başından beri bu klişe başarıyla kullanılmıştır.

Kendisi tarafından üretilen şeriat tehlikesine karşı laisizmi savunma bahanesiyle bir baskı ve terör rejiminin sürekli kılınması Cumhuriyet rejiminin temel karakteristiğiydi. MGK'nin 28 Şubat girişiminin benimsenmesi demek aynı zamanda otoritesinin yenilenmesi ve alacağı kararlara bağlılık gösterilmesinin güvence altına alınması, yani rejimin yarı askeri karakterinin korunması anlamına gelmekteydi.

İkinci Çatışma Alanı – Tekelcilerle Orta Burjuvazi Çatışması: Yeni Nesil Sermayenin Devlet Katında Yer Talep Etmesi

RP'nin devamı olduğu Milli Nizam Partisi'nin kuruluş nedeni esasında sermayenin üst kesimiyle alt kesimleri arasındaki bir çatışmanın eseriydi. Tekel dışı olan ve esas olarak da İslami ideoloji çerçevesinde örgütlenen alt kesim, TC'de kapitalizm açısından son derece önemli olan devlet kredileri ve ihalelerine tekelciler kadar ulaşmak istiyor ve yönetici oligarşi içinde kendisine yer talep ediyordu. Giderek yeşil sermaye diye adlandırılan bu kesim sahip olduğu ideolojinin de verdiği ışıkla İslam ülkeleri arası alternatif bir ilişkinin geliştirilmesi amacıyla D-8 adıyla Türkiye, İran, Mısır, NijeryaBangladeşEndonezyaMalezya ve Pakistan'ı kapsayan bir İslam ülkeleri arası Ekonomik İşbirliği Teşkilatı da oluşturma yoluna gittiler. Emperyalistler böyle uluslararası kurumlaşmaların kendi denetimleri dışında gerçekleşmesinde aşırı titizdirler ve Türkiye'deki NATO'cu generaller de NATO'ya sadakatları ölçüsünde bu prensibe sadıktırlar.

Türkiye'nin geleneksel sermayesinin sahiplerinin, bu kesimin gösterdiği gelişmeleri görüp, zaten kıt olan Türkiye sermayesini bunlarla paylaşılmasına yanaşmamasının ve bu temelden çok ciddi bir çatışmanın üremesinin tuhaf bir yanı yoktur.

Kemal Okur Sorusu: İşbirlikçi Büyük Burjuvazi Sermayesini Paylaşmayacağına ve Pazardaki Hakimiyetini Paylaşmayacağına Göre: Orta Burjuvazinin Devlet İktidarını Paylaşmasına Karşı Çıkıyor Olmasın?  

Mahir Sayın: ABD Çıkarlarıyla Çatışma; TC'den Beklenen Taşeronluk, Ortadoğu Bölgesinin Yeniden Paylaşımı ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi

SSCB'nin 1991'de yıkılışının ardından dünyanın yeniden paylaşımı başladı…

Bu paylaşım alanlarının başında gelen bölgelerden biri de, hem jeopolitik açıdan hem pazar açısından ve hepsinden de önemlisi enerji kaynaklarının en yoğun olduğu bölge olma açısından, ABD'nin Tunus'tan Afganistan'a kadar uzattığı ve "Genişletilmiş Ortadoğu" diye adlandırdığı bölgeydi. Bu bölgenin hakimiyetini ele geçirmek üzere ABD diğer müttefiklerinin çıkarlarını da (tehdit eden) arkada bırakacak bir proje hazırlamış ve bu projenin yürütücü taşeronluğunu da, sonradan ortaya çıktığı gibi Türkiye'ye vermişti.

28 ŞUBAT'I YAPANLARIN GEÇİCİ BAŞARISI

Hem kendi iktidarlarını korumak, hem sermayenin isteklerini yerine getirmek hem de ABD emperyalizminin isteklerinin gerçekleşmesiyle ABD'nin kendilerini destekleyeceklerine olan inançları ve o gün yaratılmış olan seküler hassasiyet askerlere pervasız olma imkanını tanıdı ve 12 Eylül'ün oluşturduğu faşizan yarı-askeri yapının zaafa uğratılmasının önüne geçti.

Büyük iddialarla, bin yıl süreceği söylenen bu girişimin ömrü de kendine zemin sunan konjonktürün değişmesiyle birlikte ortadan kalktı ve 2000'li yıllardan itibaren onlar pek de farkına varamadan girişimleri suç karakterine büründü ve kendilerini mahkeme karşısında buldular.

KEMALİST GENERALLER HİÇ FARKINDA OLMADAN BUGÜNKÜ ORTAÇAĞ GERİCİLİĞİNİN ÖNÜNÜ AÇTILAR

Hilafete ve Gerciliğe karşı mücadele edildiği, sekülarizmin savunulduğu iddiaları belki de uygulayıcılarının hiç farkında olmadıkları bir biçimde TC'nin bugün içine sürüklenmiş olduğu ortaçağ gericiliği benzeri bir kanala girmesine olanak sağladı.

KEMALİST GENERALLER FETÖ'YÜ REFAHÇILARA KARŞI EHVENİŞER GÖRDÜLER

Onlar Erbakan'ın gericiliğin kaynağı olduğunu iddia edip ona kılıçlarını çekerken, ehveni şer ya da ehven olarak gördükleri Fetullah Gülen (RTE'nin desteği ile Ergenekon Operasyonu ile )  FETÖ NÜN patronu olan ABD adına tüm Kemalist Generallerin iplerini çektiğinde beyinlerinin içlerinden tarihin tekerleğini geri döndürmeyi ne kadar istemiş olsalar da kafa değişmediği için bu kez de RTE'nin ipine sarılmaktan kendilerini alamamışlardır.

KEMALİST GENERALLER BU KEZ AKP'NİN İPİNE SARILDILAR

İspatlandı ki, antidemokratik yollardan yapılan her şey gericiliğin katmerlenmesinden başka bir şeye yol açmıyor. 28 Şubat generallerinin 12 Eylül'le beslenmiş, halk düşmanı ve faşizmle dolu kafalarının demokratik temele dayalı bir laisizmi savunması ve bunu özgürlüğün bir zemini olarak kavraması olanaklı olamazdı. Onlar da daha öncekiler gibi laiklik gibi çağdaş bir ilkeyi kendi uyguladıkları despotizmi haklı çıkarmanın aracı kılarak anlamsızlaştırmışlardır.

TÜRKİYE'NİN SİVİL TOPLUMU

Darbecilik ister modern, ister modern sonrası olsun TC'nin Osmanlı'dan devraldığı önemli miraslardan birini oluşturur. Kapitalizmin ve dolayısıyla sivil toplumun pek gelişemediği bağımlı bir ülkede demokrasi gelenekleri de kendisine haliyle zemin bulamaz ve siyaset geleneksel olarak elinde güç bulunduran kurumların işi olarak cereyan eder ve halka da bunların sundukları seçeneklere evet ya da hayır demek düşer.

ALMANYA TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI

Prusya tipi bir iktisadi ve siyasi gelişim gösteren Türkiye toplumu ve devleti de … "darbelerin birbirini kovaladığı bir ülke" olmak durumunda kalmıştır. Prusya'da ise kapitalizmin gelişkinliği  ve kapitalizmin mezar kazıcısı olarak proletaryanın gelişkinliği—— nedeniyle emperyalist dönemde dünyada siyasal gericilik eğilimin ağır basmasına rağmen ———–demokrasinin gelişmesini burjuvaziye dayatmış ve Almanya faşizmi yaşamış olsa da burjuvazi  demokrasiyi Almanya'da kurumlaştırmayı başarmıştır.

SAYIN: TÜRKİYE BURJUVAZİSİ DEMOKRASİYİ KURUMLAŞTIRMAYI BAŞARAMADI…

Kemal Okur'a göre, Almanya'da burjuva demokrasisinin kurumlaşması, Faşizmin ve Junker siyasi sınıfının büyük bir darbe yediği savaş sonrası koşullarda, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Sovyetler Birliği'nin de içinde bulunduğu uluslararası sistemin dayatması sonucunda ortaya çıktı. Soğuk savaş çıkınca Amerikalılar Almanya'da başlattıkları demokrasi kültürü eğitimi projesini durdurdular. 

ÖZAL KEMALİST DERİN DEVLET TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ

12 Eylül darbesi … askeri denetimin MGK eliyle ve (MGK'ya) uyumlu faşist hükümetler aracılığıyla yürütüleceği bir sistem kurmuştu. Ne var ki, dünya sermayesinin TC'deki güvenilir adamı Özal, ABD'nin sağladığı doğrudan destekle bu hesapta ((MGK'ya) "uyumun" kendisinin belirlediği bir çerçeve için oturtulacağı yeni bir mekanizma oluşturmaya girişti. 

Kemal Okur: Bu MGK ile Özal arasında derin bir çatışma yaratmış oldu. 

12 Eylül generalleri kurdukları bu sistemi işler halde tutabilmek için sürekli gerilim politikaları üretmek zorunda kaldılar, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketini bu gerilim için "değerlendirdiler".  Kemal Okur: Özal'ı bu güçler öldürmüş oluyor.

DÜNYA OLİGARŞİSİNİN GÜVENİLİR ADAMI ÖZAL VE MGK ARASINDAKİ ÇATIŞMA

Ülkede denetimi elde tutmak için MGK terör estirirken Özal Öcalan'a elçiler gönderiyor, ateşkes talep ediyor ve meselenin muhatapları ile çözülmesi için yol arıyordu.

Özal, Kürt meselesi halledilmeden MGK'nin elindeki terör silahını alabilmenin ve askeri hakimiyeti aşabilmenin olanaklı olamayacağını başbakanlığı döneminde Kürdistan ulusal kurtuluş hareketine karşı saldırıların öncülüğünü yaparken yaşayarak öğrenmişti.

Kemal Okur'un sorusu:  PEKİ TÜSİAD NEDEN ÖZAL'DAN DESTEĞİ ÇEKTİ ?  DÜNYA OLİGARŞİSİ NEDEN ÖZAL'I KORUYAMADI?

Refah Partisi'nin böylesine büyük bir güçle parlamentoya girmiş olması sadece MGK'de değil, SSCB'nin yıkılışının ardından dünyayı yeniden paylaşmanın derdinde olan NATO ortakları arasında da alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu.

Üstelik Özal dünya oligarşisinin güvenilir adamıydı, Erbakan talepleriyle Ortadoğu'da en istenmeyen liderlerden biriydi.   12 Eylülün verdiği yetkilerle donanmış … generaller RP'nin hızlı yükselişinden bir anlamda ürküp devletin geleneksel rotasını sağlamlaştırmak ve MGK'nin iktidar üzerindeki belirleyici etkisini korumak üzere siyasete bir ayar vermeyi gerekli gördüler. 

Generaller RP'nin yükselişini kendi varoluşlarına yönelen bir tehlike olarak algılamakta haksız değildiler.

Ama aslında kendilerinin 12 Mart 1971 darbesinden beri yürüttükleri faaliyetlerin ürünleriyle yüz yüze idiler; (demokratikleşmenin önünün alınmasını savunan dönemin genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç zamanından beri İslamcı akımlar ordu içerisinde kendilerine yer bulmaya başlamış, toplumda İslami örgütlenmeler derinleşmişti)

Erbakan başbakan oldu,  oligarşi onu düşman görüyordu. Bu durum 12 Eylül uzantısı işbirlikçi generalleri Erbakan'ı düşürme seçeneğiyle yüz yüze getirdi.

Toplumsal destek laisizm-şeriatçılık gerilimi üzerinden sağlandı; Sincan'da tanklar yürütülerek askeri güç kullanma tehdidi sergilendi; Müslüm Gündüz-Fadime şahin vakası gibi senaryolar hayata geçirildi…… Yapılan görünüşte şeriatçılığın önüne geçmek üzere seküler tedbirler alınmasıydı.

MGK ile işbirliği içinde olan Demirel, başbakanlık görevini T. Çiller'e değil Mesut Yılmaz'a verdi ve RP'nin kapatılması süreci de başlamış oldu.

Ocak 1998'de RP kapatıldı ve siyasal İslam'ın da emperyalizmin istediği doğrultudaki AKP'ye varan yeni şekillenmesinin yolu da açılmış oldu.

TÜRKİYE'DE FAŞİST DİKTATÖRLÜK

12 Eylül darbesi MGK'yla uyumlu ve denetimli bir faşist iktidar modeli hazırlamış olduğu için bu kurgunun hiçbir "mahzurlu" yanı yoktu. Sırtını generallere dayamış faşist bir diktatörlüğün üreteceği herhangi bir çelişki beklenmiyordu. 

Demirel'in …….yerini Tansu Çillere bırakması Genel Kurmay Başkanı ile Çiller arasındaki  "tak-şak paşa" uyumuyla birlikte TC devletini gittikçe daha bir çeteleşme içine soktu. 

Yorum Bırakınız