Kürt Sorununun Doğuşu ve Oluşumu: Emperyalist Almanya ve  Osmanlı Bürokrat Burjuvazisinin Ülkeyi Dünya Savaşına Sürüklemesi: Yenilgi ve Osmanlıyı Paylaşan Sevr Anlaşması'nın Ağır Koşulları

Kemal Okur  

Birinci Dünya Savaşı, 2 Ağustos 1914'te başladı. İttifak devletlerinin büyük bir üyesi olarak Osmanlı İmparatorluğu, aynı yıl 29 Ekim'de savaşa katıldığını ilan etti. Bu çılgın savaş kararı, zaten gerileme sürecinde olan imparatorluk için en ölümcül darbe oldu. Büyük güçlerin "Doğu Sorunu" olarak tanımladığı ve uzun süredir devam eden sorun da imparatorluğun parçalara ayrılmasıyla birlikte ortadan kaldırılmış oldu.  İmparatorluğun dağılmasıyla onun yönetimi altındaki birçok etnik topluluk ya bağımsızlığını ilan etti ya da büyük güçlerin mandası altına girdi. İmparatorluk içindeki en kalabalık azınlık olan Kürtlerin durumu ise bir sorun olarak ortaya çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kürt milliyetçiliği gelişimini sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu, savaşın başında Rusya Çarlığı başta olmak üzere İtilaf Devletleri'ne karşı savaşmak üzere Kürtleri harekete geçirdi. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı'na yönelik karmaşık bir pozisyon aldılar. Genel olarak, Osmanlı Halifesi'nin savaş çağrısına olumlu yanıt verdiler. Hamidiye alayları halen Sultan'a bağlılığını koruyordu. İmparatorluk, ilk olarak 30 Kürt süvari birliğini doğu cephesine konuşlandırdı. Savaş patlak verdiğinde, Rusya seri bir şekilde İran'ın Kürt bölgesi ile birlikte Ermenistan'ı ele geçirdi ve Osmanlı'ya karşı savaşmaları için Ermenileri silahlandırdı. Çarlık Rusya'sının bu adımına karşılık olarak Osmanlı, Ermenilerle savaşmak üzere Kürtleri görevlendirdi. Kürtler ile Ermeniler arasında sert çatışmalar yaşandı. Ermeni Katliamı'na Kürtlerin katılımına misilleme olarak Ermeni milisler çok sayıda Kürdü öldürdü. Bu arada Kürtler, Süryanilere de saldırdı. 

Türkiye'nin doğu bölgeleri ile İran'ın bazı bölgelerine yerleşik olan Süryaniler, 1914'te Osmanlı'ya karşı savaş ilan etti. Sonuç olarak, Osmanlı ordusu, Kürtlerin yardımıyla Süryanilerin isyanını bastırdı. Öte yandan, Güney Kürdistan ve Dersim'de yaşayanlar başta olmak üzere Kürtlerin bir bölümü, savaşa dahil olmayı reddetti. Kuzey Kürdistan'da az sayıda Kürt, Çarlık ordusu ile iş birliği yaptı ve Osmanlı ordusuna karşı savaştı. Osmanlı, bu işbirliğine sert bir yanıt verdi. İsviçreli misyoner ve eczacı Jacob Künzler, Urfa Kilise Hastanesi'ndeki görevi sırasında hem Ermenilerin hem de Kürtlerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin talimatıyla katledildiğini yazdı.

Alman Künzler, 1916 kışında Bitlis ve Erzurum'da çok sayıda Kürdün sürüldüğünü açık bir şekilde anlatıyor. O dönemde, Kürtler, Rusya'nın Osmanlı içindeki saklı beşinci kolu olarak görülüyordu. Sonuç olarak, hükümet çok sayıda Kürdü sürdü. Yaklaşık 300 bin Kürt, Urfa, Maraş ve Antep'e (1922'de ismi Gaziantep olarak değiştirildi.) sürgün edildi. 1917 yazında, çok sayıda Kürt, Orta Anadolu'daki Konya kentine gönderildi. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, 700 bin Kürt sürüldü ve bunların yarısı evsiz kalarak hayatlarını kaybetti. Başka kaynaklara göre, 1915 ile 1918 arasında Türkiye'nin doğusunda 600 bin Kürt öldürülmüştü. Bu rakamın 700 bin olduğunu öne süren kaynaklar da bulunuyor.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğusunu işgal etti ve Ermeniler ile Kürtler arasında kendi kaderini belirleme konusunda ulusal bilinci yaygınlaştırdı. Bu sırada, Ermenistan'ın bağımsızlığını teşvik etti. Bu Rus adımı, bir ölçüde Kürt ulusal hareketlerini de canlandırdı.

İran Birinci Dünya Savaşı'nda Tarafsız Kaldı

Öte yandan, İran, Birinci Dünya Savaşında tarafsız kaldığını ilan etti. İran'da 1907'deki anayasal devrimden beri, Kürtler aslında merkezi kontrolün dışındaydı. Birinci Dünya Savaşı'nın öncesi ve sonrasında, İran Kürdistanı'nın büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya tarafından ele geçirilmişti (Osmanlı 1908'de İran'a saldırdı, Rusya da 1911 ve 1917'de İran'ın bazı bölgelerini ele geçirmişti). İran'daki Kürtler, bu siyasi kargaşayı, silahlanmak için değerlendirdi. 1917'de Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşti ve sonrasında yeni bir rejim kuruldu. Aynı yıl 3 Aralık'ta Sovyet hükümeti, Çarlık Rusya'sının Osmanlı ve İran ile daha önce imzalamış olduğu eşitsiz anlaşmaları tanımadığını açıkladı. O günlerde, İran'da konuşlanmış olan Rus ordusu içinde isyan patlak verdi. Bu durumu fırsat bilen Kürtler, saldırıya geçerek Rus askerleri öldürdü ve Rusya'yı askerlerini çekmeye zorladı. Bölge, tam bir anarşi içine düşmüştü.

Arap, Ermeni ve Kürt Bölgelerinin Bölüşüldüğü Gizli Sykes-Pikot Anlaşma – 1916

İngiltere, Fransa ve Rusya, diğer Avrupalı güçler gibi, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'na uzun bir süredir iştahla bakıyordu. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı topraklarını ele geçirmek yarışı hız kazandı. Rusya Çar yönetimi, Kürtlere somut yardım sözü verdi. Aslında niyeti, Osmanlı'nın çöküşü ile birlikte Kürdistan bölgesini Rusya'ya ilhak etmekti. Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük güçler, Osmanlı'nın kontrolü altındaki Arap, Ermeni ve Kürt bölgelerini nasıl bölüşecekleri konusunda sürekli bir pazarlık içindeydi. İngiltere ve Fransa, bu konuda 16 Mayıs 1916'da gizli bir anlaşma yaptılar. Anlaşmanın taslağı İngiliz Orta Doğu uzmanı Mark Sykes ve Fransız diplomat Francois Picot tarafından hazırlandığı için, "Sykes-Picot Anlaşması" olarak bilinmektedir. Aynı yıl Eylül ayında, Çarlık Rusya'sı da Petrograd kentinde bu anlaşmaya imza attı. Anlaşmanın temel içeriği şöyleydi: Suriye, Güney Anadolu ve Irak'ın Musul kenti Fransa'ya (daha sonra Musul'un İngiltere'ye bırakılmasına kararı verildi); Güney Suriye ve Güney Mezopotamya (bugünkü Irak'ın büyük kısmı) İngiltere'ye; Karadeniz'in güneydoğu kıyıları, İstanbul ve Çanakkale boğazları Çarlık Rusya'sına kalacaktı.

Suriye'nin Bölünmesi, Irak ve Kuveyt'in Kurulması

Bu anlaşma, Osmanlı topraklarını İtilaf Devletleri arasında bölüştüren Sevr Anlaşması'nın da temeli oldu. Öte yandan Skyes-Picot Anlaşması, bölgedeki sınır ihtilaflarının da kaynağını teşkil etti. Fransa'nın etki alanındaki Suriye, daha sonra Lübnan ve Suriye olarak bölündü; İngilizlerin etki alanındaki bölgede Irak, Kuveyt ve diğer ülkeler kuruldu.  Çok sayıda yapay sınır çizgisi, kalemle düz bir şekilde çizilmişti. Sınırlar doğal olmaktan daha çok yapaydı. Bu durum, Filistin ve Kürt sorunu gibi bir dizi sorunu da beraberinde getirdi.  

Mondros Mütarekesi ve Kürtlerin Özerk Bir Yönetim Kurmasının Kabulü

Savaşta yenilen Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri'nin temsilcileriyle Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzaladı ve koşulsuz olarak teslim olduğunu ilan etti. Mütareke şunları öngörüyordu: Çanakkale ve İstanbul boğazları tüm ülkelerin gemilerine tamamen açık olacaktı; İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun ticari gemilerine, limanlarına, demiryollarına ve diğer tesislerine el koyacaktı;  Osmanlı İmparatorluğu savaşta ittifak kurduğu devletlerle diplomatik ilişkilerini kesecekti; Osmanlı İmparatorluğu silahlı güçlerini tasfiye edecek ve savaş gemilerini İtilaf Devletleri'ne teslim edecekti; Osmanlı İmparatorluğu ordusu, 1878'de imzalanan Berlin Anlaşması ile belirlenen sınırlara geri çekilecekti. Dahası, bu anlaşma, imparatorluğun yenildiği doğu vilayetlerde herhangi bir isyan ortaya çıkması durumunda, İtilaf Devletleri'nin o vilayetlere asker gönderip isyanı bastırmalarını ve çıkarlarının tehdit edildiğini düşündükleri durumda Türkiye'nin önemli askeri bölgelerine asker konuşlandırmalarını öngörüyordu.

22 Nisan 1920'de, İtilaf Devletleri, Paris'te düzenlenen barış konferansına temsilci göndermek üzere Osmanlı Devleti'ne (İstanbul hükümetine, ç.n.) davetiye yolladı. Eski sadrazamlardan Ahmet Tevfik Paşa, Osmanlı adına bu konferansa katıldı. Barış anlaşmasının bazı maddelerinin çok ağır olduğunu savunarak müzakerelere devam etmeyi reddetti. Bu nedenle, Osmanlı Devleti, Ahmet Tevfik Paşa'yı geri çağırıp Damat Ferit Paşa'yı Paris'e gönderdi. Aynı yıl 22 Temmuz'da, Damat Ferit Paşa, taslak anlaşmayı İstanbul'a getirdi. Dönemin Osmanlı Padişahı VI. Mehmet (Vahdettin), hemen kabineyi topladı ve anlaşmayı kabul etti. 10 Ağustos'ta imzalanan Sevr Anlaşması, şunları öngörüyordu: Hicaz'ın bağımsızlığı ve Ermenistan'ın tanınması; Irak ve Filistin'in İngiliz mandası olması; Kürtlerin özerk bir yönetim kurmasının kabulü; Avrupa'daki Türk topraklarının çoğu, özellikle de Ege adalarının İtalya ve Yunanistan'a verilmesi; Boğazların idaresinin uluslararası topluma verilmesi; Türk ordusunun 50 bin asker ile sınırlandırılması ve zorunlu askerliğin kaldırılması; Türkiye'nin ekonomi ve maliyesinin itilaf devletlerinin kontrol ve denetiminde olması; vergilerin savaş tazminatı olarak İttifak Devletleri'ne devredilmesi. Bu anlaşmanın imzalanmasının ardından, İtilaf Devletleri birer birer imparatorluk topraklarını işgal etmeye başladı. Başkent İstanbul da işgal edildi. İzmir'den Batı Anadolu'ya giren Yunan güçleri, Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemeye başladı. Fransa ve Ermenistan, Anadolu'nun güneyi ile doğusunu işgal etti. İngiltere, 1918'in başında Musul ve Kerkük'ü işgal etti.

Sevr ve Lozan Anlaşması, Kürtlerin Kaderi Üzerinde Büyük Etkisi Olan İki En Önemli Anlaşma

Sevr Anlaşması, tarihte Kürtlerin kaderi üzerinde büyük etkisi olan en önemli uluslararası anlaşmalardan biridir. 433 madde içeren anlaşmanın 62, 63, ve 64. maddeleri Kürtler ile ilgiliydi. 62. Madde, 6 ay içinde Kürt bölgesinde özerk bir yönetim kurulması için İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin temsilcilerinden oluşan üçlü bir komite kurulmasını öngörüyordu. Kürt bölgeleri, Kürtlerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bölgeleri kapsıyordu. Üçlü komitenin özerk yönetimin programı konusunda anlaşamamaları durumunda, üç ülkenin hükümetleri son kararı verecekti. Anlaşma kapsamında Kürtlerden, özerk yönetim bölgesinde Keldaniler (Katolik inancına sahip) ile diğer dini ve etnik toplulukların hak ve çıkarlarını garanti altına alması isteniyordu. Sevr Anlaşması ayrıca, Türk-İran sınırını belirlemek üzere bölgede inceleme yapmak üzere İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürtlerden oluşan bir komite kurulmasını öngörüyordu. 63. Madde, Osmanlı Devleti'nin yukarıda bahsedilen iki komitenin kararlarını üç ay içinde hayata geçirmesini zorunlu kılıyordu. 64. Madde, anlaşmanın uygulanmasından bir yıl sonra, Kürt bölgesinde yaşayan halkın çoğunluğunun bağımsızlık istemesi durumunda, Milletler Cemiyeti'ne başvurabilmelerini ve konunun orada tartışılmasını öngörüyordu. Eğer Milletler Cemiyeti bu bölgenin bağımsızlık için gerekli şartlara sahip olduğuna hükmederse, İtilaf Devletleri bu karara itiraz etmeyecek ve Osmanlı Devleti bu bölgedeki haklarından vazgeçmeyi kabul edecekti. Bu arada, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri birlikte özel bir konferans düzenleyecek ve Kürtlerin imparatorluktan ayrılmasına dair özel koşulları sağlayacak, sonrasında ise Kürtler bağımsızlıklarını elde edecekti.

Sevr Anlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını tanıyor ve Kürtlerin bağımsız bir ülke kurabileceklerini kabul ediyordu. Bu gelişme, Kürt ulusal tarihi açısından çok önemliydi ve Kürt ulusal hareketleri için büyük bir itici güç oldu. Bütün bunlara rağmen, anlaşma kusursuz da değildi. Birincisi, Kürtlerin görüşleri alınmadan anlaşma yapılmış ve Kürtlere empoze edilmişti. İkincisi, anlaşmanın öngördüğü özerk yönetim ve özellikle bağımsızlık şartları, oldukça zordu ve Kürtler başka güçlere bağımlı durumdaydı. Üçüncüsü, anlaşma Kürdistan'ı yapay olarak bölüyor ve Kürtlerin birliği ile birlikte tüm gelişimini ciddi şekilde sınırlandırdı. Dördüncüsü, Kürt halkının iradesine rağmen, Kürdistan doğrudan sömürge yönetimi altına alınmak isteniyordu: Bitlis ve Van Gölü'nün güneyi Ermenistan'a; Daha öncesinde Osmanlı'ya ait olan Arap ve Irak bölgeleri, İngiltere ile Fransa arasında bölüşülüyordu ve manda devletler kuruluyordu. Fransa'nın payına, Suriye ile birlikte Gaziantep, Urfa ve Mardin'i içeren Güneydoğu Anadolu'nun bazı bölgeleri düşüyordu. Çukurova'dan (Adana ile Orta ve Doğu Anadolu'nun bazı bölgeleri de dahil) kuzeyde Sivas ve Tokat'a kadar olan geniş bir bölge de Fransa'ya veriliyordu. Mardin'in güneyi, Suriye'ye bağlanırken, Musul'un güneyi, Irak'ın kontrolüne bırakılıyordu. Beşincisi, anlaşmaya göre, Kürdistan toprakları ciddi şekilde küçültülüyordu. Altıncısı, İtilaf Devletleri anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen, uygulama konusunda samimi değillerdi ve kendi çıkarlarına göre hareket ediyorlardı. Bu durumda, Kürtlerin bağımsızlık hayallerine ciddi bir ket vuruyordu.

Paris Barış Konferansı'nda Kürt Delege Şerif Paşa (1865-1951) Kararlılıkla Kürtlerin Haklarını Savunur

Paris Barış Konferansı'nın katılımcıları İngiltere, Fransa, ABD, İtalya (gözlemci), Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Polonya, Portekiz, Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti (gelecekte Yugoslavya oldu) ile Türkiye idi. Kürt ve Ermeni meselelerinin tartışılması sırasında Kürtler, gözlemci olarak konferansa katılmak üzere bir delege belirlediler. Kürt delege Şerif Paşa (1865-1951), kararlılıkla Kürtlerin haklarını savundu ve 22 Mart 1919 ile 1 Mart 1920'de konferansa iki bildiri sundu. Ancak, Kürtlerin kendi içinde Kürdistan'ın sınırlarını konusunda çok fazla tartışma vardı. Şerif Paşa'ya göre, Osmanlı İmparatorluğu içinde Kürdistan bölgesi şu bölgeleri kapsıyordu: Kuzeyde Ziven'den (Kafkasya sınırı) başlıyor, batıya doğru Erzurum, Erzincan, Kemah, Arapkir, Besni, Divrik'i de içine alacak şekilde genişliyordu. Güneyde Harran, Sincar dağları, Tel Asfar, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Akelman, Sinna çizgisini takip ederek, doğuda Revanduz, Başkale, Vezirkale'den geçerek İran sınırıyla birleşiyordu.

Bu görüş, Kürt milliyetçi çevreleri arasındaki tartışmaları alevlendirdi. Van Gölü, Kürdistan'a dahil edilmemiş ve Ermeniler, göl ve çevresinin Ermenistan'a ait olduğunu iddia ediyordu. Emin Ali Bedirhan, Kürdistan'ın batıda Hatay ile birlikte Van Gölü'nü de içermesi gerektiğini savunuyordu. Fransız mandası altındaki ismi İskenderun Sancağı olan Hatay, Türkiye'nin güneydoğusunda Suriye sınırında bulunur. Antakya ve İskenderun, Hatay'ın iki büyük yerleşim yeridir. Bu bölge, 1920'de Suriye'ye bırakıldı. Türkiye, 1936 yılında Milletler Cemiyeti'ne Hatay konusunda itirazını sundu ve iki yıl sonra Fransa, Hatay'ı Türkiye'ye bıraktı. 20 Aralık 1919'da Kürt ve Ermeni delegeler ihtilafları çözüme kavuşturarak bir anlaşmaya vardı. Kürt delege Şerif Paşa ile Ermeni delege Bogos Paşa arasında bir anlaşma imzalandı. İki tarafın ortak deklarasyonuna göre, Kars ile Erzurum Ermenistan'a bırakılırken, Ağrı ile Muş Kürdistan içinde kalacaktı. Bu deklarasyon hem Ermeniler hem de Kürtler arasında ciddi bir rahatsızlığa ve iç tartışmalara neden oldu. Şerif Paşa, delegelik görevini bırakmak zorunda kaldı ve Kürtler konferansta temsilcisiz kaldı. Gerçi, İtilaf Devletleri de deklarasyonda önerilen maddeleri kabul etmemiş ve Sevr Anlaşması'nda Kürdistan bölgesi Osmanlı Türkiye'si içindeki topraklar ile sınırlanmıştı.

Emperyalist Sömürgeci İtilaf Devletleri tarafından Türkiye'ye dayatılan Sevr Anlaşması, Türkleri ölüm ile yaşam arasında bir tercih yapacakları kritik bir kavşağa getirdi. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk milliyetçileri, bu anlaşmanın Türklerin çıkarları ve egemenlik haklarına ağır şekilde zarar verdiğini savundular; bu nedenle anlaşmayı tanımadılar ve ülkenin ulusal çıkarlarını savunmak için etkili bir örgütlenme içine girdiler. Mustafa Kemal önderliğinde yaklaşık 4 yıllık mücadele sonucunda Türk ulusal kurtuluş hareketi zafer kazandı. İtilaf Devletleri, 1921'de müzakereler için Osmanlı İmparatorluğu (İstanbul hükümeti) ile birlikte Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) temsilcilerini Londra'ya davet etti. Türkiye BMM temsilcileri, Sevr Anlaşması'nın iptal edilmesini istedi. Ancak bu istek, kabul edilmedi. Eylül 1921'de, Türk ordusu, Yunan ordusunu yendi ve Fransa ile İtalya bu gelişmenin hemen ardından Sevr Anlaşması'nı tanımadıklarını ilan ederek TBMM ile barış anlaşması yapma yoluna gittiler.

Lozan Anlaşması-24 Temmuz 1923: Türkiye'nin Bağımsızlığını ve Toprak Bütünlüğünü Tanıdı, Kürtlerin Özerklik Elde Etmesini Engelledi

20 Ekim 1921'de Türkiye BMM ile Fransa arasında ateşkes anlaşması imzalandı. Anlaşmanın 6. Maddesi, TBMM hükümetinin Anayasa'da azınlık haklarını resmi olarak tanımasını öngörüyordu. Türkiye, 1922'de İngiliz destekli Yunanistan'a karşı kesin bir zafer kazandı ve bunun sonucunda İtilaf Devletleri, Sevr Anlaşması'nı feshetmek zorunda kalıp, İsviçre'nin Lozan kentinde barış görüşmeleri başlattılar. 24 Temmuz 1923'te, Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında barışı yeniden tesis eden Lozan Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma sonucunda İtilaf Devletleri, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tanıdı ve Karadeniz'den Ege Denizi ve İran'a kadar olan bölgenin Türkiye'ye ait olduğunu teyit etti.

Doğu Trakya ile İzmir'in Türkiye'ye geri verilmesi kararlaştırıldı; Ermeniler, Kürtler ve diğer etnik grupların hak iddia ettiği yerler Türkiye'de kaldı; Musul hakkındaki karar geleceğe bırakıldı; Türkiye hükümeti, Mısır, Tunus, Fas, Libya ve diğer yerler üstündeki iddialarından vazgeçti ve Kıbrıs'ın İngiltere'ye , Ege'deki 12 Adalar'ın İtalya'ya verilmesini kabul etti; Tarafların karşılıklı borçlarının geri ödemesi kabul edildi; Türkiye, Osmanlı döneminden kalan borçları ödemeyi kabul etti; Taraflar mali ve gümrük alanında denetim haklarını iptal ettiklerini duyurdu ve Türkiye kendi gümrükleri üzerinde egemenlik haklarını geri kazandı; Boğazlar'ın askerden arındırılması ve tüm ülkelerin gemilerinin serbest geçişi konusunda anlaşıldı. Lozan Anlaşması, Türkiye için kurucu anlaşmadır. Türkiye, Arap bölgelerini ve Kıbrıs'ı bırakmış olmasına rağmen, Doğu Trakya'yı elinde tuttu ve Kürtlerin özerklik elde etmesini engelledi. Lozan Anlaşması'na göre, Türkiye, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin gayrimüslim azınlık statüsünü tanıdı ancak Kürtleri Müslüman azınlık olarak tanımayı reddetti. Lozan Anlaşması, Kürtler için berbat bir haberdi. Sevr Anlaşması, Paris Barış Konferansı'nda imzalanan anlaşmalar arasında uygulanmayan ve tamamen vazgeçilen tek anlaşma oldu. Lozan, Kürtlerin özerkliğini ya da bağımsızlığını gözardı etti. Batı Avrupalı emperyalist-sömürgeci ülkeler, kendi aralarında çelişmeye düştükleri için, Kürtler ulusal bağımsızlık yolunda tarihlerindeki en büyük fırsatı kaçırmış oldular. 

Kürtlerin bağımsızlık mücadelesi açısından en elverişli dönem, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ile Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı arasındaki dönemdi. Bu süreçte, Türkiye iç siyasetinde ciddi bir iktidar boşluğu bulunuyordu. Osmanlı Sultanı'nın otoritesinin, İstanbul dışında iktidarı yoktu ve ordu dağılmış ve Kürtler ile uğraşacak durumda değildi. Dışarıda ise, İngiltere  ve Fransa, Kürt bağımsızlığını desteklemeye söz vermişti. Savaş sırasında, İngiliz ve Fransa birlikleri, Gaziantep ve Urfa'dan çekildiler.

İran'da da iç siyasi kargaşa hakimdi ve zayıf merkezi hükümet, Kürt sorunu ile ilgilenemez durumdaydı ve sorunu kenara koymak zorunda kalmıştı. Kürdistan'a göz diken Çarlık Rusya'sında, Ekim sosyalist devrimi olmuştu. Yeni sosyalist devlet, eski Rus Çarlık rejiminin saldırganlığına son vermiş, ulusal ve demokratik devrimlere destek vermeye başlamıştı.

Bu elverişli koşullara rağmen Kürtler, bağımsız bir ülke kurmayı başaramadılar. Bu sonuca neden olan birçok neden bulunuyor. Bu nedenlerden en önemlisi, Kürt milliyetçiliğinin o dönem hâlâ emeklilik evresinde olmasıdır. Ulusal birlik henüz olmadığı için ulusal güçleri sınırlıydı ve Kürtler arasında ulusal bağımsızlık duygusu henüz tam olarak oluşmamıştı. Birincisi, Kürtlerin, Mustafa Kemal gibi halkı bir araya getirip bağımsız bir devlet kuruluşuna öncülük edebilecek güçlü ulusal liderleri yoktu. Kürt liderlerin çoğu, geri fikirlere, dar bir vizyona ve yetersiz modern ulusal bilince sahip feodal aşiret reisleriydi. Bu kişiler, dinsel ve aşiretsel düşüncenin derin etkisi altındaydı. Bir ulus devlet kurabilecek kapasitenin çok uzağındaydılar. Söz konusu dönemde Kürtler, on yıllar önce isyanlara öncülük eden Bedirhan ve Yezdan Şer gibi liderlere de sahip değildi.

1918'de Kurulan Kürt Teali (Kürtlerin Yükselişi) Cemiyeti Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı İlkesini Savundu

İkincisi, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, merkezi hükümetin güçlü bir kontrole sahip olduğu dönemin ardından Kürtler bir kez daha geleneksel aşiret toplumsal düzeninde yaşıyorlardı. Kürtler kendi aralarında bölünmüş ve her aşiret sadece kendi çıkarları için mücadele ediyordu. Dahası, Kürtler, ulusal bağımsızlık hareketine öncülük edebilecek güçlü bir siyasi örgütlenmeye sahip değildi. O dönemdeki en güçlü Kürt örgütü, 1918'de kurulan Kürt Teali Cemiyeti idi. Kurucuları arasında Ekrem Cemil Paşa, Reşit Ağa, Şeyh Abdülkadir, Mehmet Şükrü Sekban gibi tanınan Kürt siyasi liderlerin bulunduğu cemiyetin ilk genel toplantısında, Şeyh Abdülkadir başkanlığa seçildi. Bedirhan Bey'in oğlu Emin Ali Bey ile Fuat Paşa başkan yardımcıları olurken, Hamdi Paşa genel sekreter oldu. Cemiyetin İstanbul şubesinden Müküslü Hamza, Motkili Halil Hayali ve Said-i Kürdi'nin öncülüğüyle Jîn (yaşam) isimli dergi yayınlanmaya başladı. 

Cemiyet, ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın ilan ettiği ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini aktif olarak savunuyordu. Dahası, bağımsızlık talebini ifade etmek üzere İstanbul'daki ABD, İngiltere ve Fransa elçiliklerine delege yolladılar.

Kürt Teali Cemiyeti İçinde Özerklik Taraftarlarıyla Bağımsızlık Taraftarları Arasında Bir Ayrışma Sonunda Kürdistan'ın Özgürlüğü Örgütü ve Kürt Toplumsal Örgütlenme (Teşkilat-I İçtimaiye) Cemiyeti Kurulur

Ancak, cemiyet içinde bağımsızlık konusunda ciddi görüş ayrılıkları bulunuyordu. Genç üyeler, tam bağımsızlığı savunurken, Başkan Şeyh Abdülkadir'in temsil ettiği soylular, özerklik talep ediyordu. Abdülkadir, "Eğer böyle desteğe ihtiyaçları olduğu bir dönemde Türkleri yalnız bırakıp bağımsızlık ilan edersek, bu onlar için ölümcül bir darbe olur. Kürtlerin onuruna yakışmayacak böylesi bir adım atmamalıyız. Önerim, onlara yardım etmemizdir. Dahası, bildiğiniz gibi, Türkler, Kürt özerk bölgesi kurulması konusunda bizimle hemfikirler. Ayrıca biliyorsunuz, eğer sözlerini tutmazlarsa, Kürt halkı bu hedeflerini zor kullanarak gerçekleştirebilirler" diyor ve özerklik hedefine ulaşmak için Türklerle birlikte mücadele önerisinde bulunuyordu. İronik bir şekilde, Türkler, sözlerinde durmadı ve Kürtlerin silahlı isyanı başarısız oldu. Şeyh Abdülkadir, Mustafa Kemal tarafından idam edildi. Kürt Teali Cemiyeti içinde özerklik taraftarlarıyla bağımsızlık taraftarları arasında bir ayrışma yaşandı. Bağımsızlık taraftarları, Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti adlı yeni bir örgüt kurdu.

Bağımsızlık hareketi, Mart 1921'de Mustafa Kemal tarafından bastırıldı ve 110 kişi hakkında idam kararı verildi. Dersim'deki Kürt aşiret liderlerinin ricası üzerine, Mustafa Kemal bu kişilerin birçoğu hakkında af kararı çıkardı. Aslında, Mustafa Kemal af kararını, kendini yeterince güçlü hissetmediği ve Kürtlerin desteğine ihtiyaç duyduğu için almıştı. Bu süreçte aktif olan bir diğer örgüt, Kürdistan'ın Özgürlüğü örgütü idi. Bu örgüt, temel olarak diplomatik yollarla bağımsız Kürdistan için mücadele ediyordu. 1922'nin sonunda Erzurum'da Süreyya Bedirhan, Yusuf Ziya ve Halit Bey'in öncülüğünde Kürt İstiklâl Cemiyeti (Azadi) kuruldu.

Siirt, Bitlis ve diğer yerlerde şubeleri açılan ve silahlı bir isyan için hazırlık yapan cemiyetin üyeleri arasında birçok aydın, sanatçı ve işadamının yanı sıra General İhsan Nuri ile Şeyh Said, Şeyh Şerif ve Şeyh Abdullah gibi isimler de yer alıyordu. Kürt Kulübü de tekrar aktif hale gelmiş ve politikaları Kürt İstiklal Cemiyeti ile benzerlik gösteriyordu. Yüzlerce üyesi olan ve önceleri kültürel faaliyetlere ağırlık vermiş olan Kürt Kulübü, daha sonrasında silahlı mücadele yöntemini benimsedi.

Kasım 1920'de, Dersim'in Batı Bölgesinde Ayaklanma ve Kürdistan Topraklarının Parçalanması

Kasım 1920'de, Dersim'in (Tunceli olarak değişti) batı bölgesinde Alevi inancına sahip ve Alişan Bey liderliğindeki Kürt Koçgiri aşireti, Mustafa Kemal'in ulusal ordusuna karşı ayaklandı. Ne Sünni Kürtlerden ne de Alevi Kürtlerden destek alan bu isyan, Nisan 1921'de bastırıldı.

Sevr Anlaşması'ndan Lozan Anlaşması'na kadar geçen süreçte, Kürtler, bağımsızlık fırsatını değerlendiremedi ve Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında bulunan Kürdistan toprakları üç parçaya bölündü: Kuzey Kürdistan Türkiye'de; güney Kürdistan, İngiliz hakimiyeti altındaki Irak'ta; batı Kürdistan ise Fransa hakimiyeti altındaki Suriye'de kaldı. Lozan Anlaşması, Kürdistan'ı tarihte ikinci kez resmi olarak parçalara ayırdı. 17. yüzyılda İran'a dahil olan doğu Kürdistan ile birlikte, Kürdistan toplamda dört parçaya bölünmüştü. Söz konusu bölünmüşlük, halen aynı şekilde varlığını sürdürüyor. 

Sonraki yıllarda, kendi ulusal kaderini tayin etmek ve kendileri için bir Kürt devleti kurmak, dünyanın dört bir yanındaki tüm Kürtlerin ortak hayali oldu. Başta Avrupa olmak üzere birçok ülkede Kürt diasporaları oluştu.

Bir yandan Kürt milliyetçiliği gelişirken, Kürtlerin yaşadığı ülkelerin hükümetleri, çeşitli ölçülerde büyük ulus şovenizmi ya da etnik asimilasyon politikaları uyguladılar. Kürt ulusal haklarını sınırladılar, hatta tümüyle yasakladılar ve ayrımcılık yaptılar. Bu koşullarda, Kürt sorunu ve Kürtlerin ulusal talepleri ve mücadelesi yoğunlaşmaya devam etti. Kürtler, sırasıyla ulusal haklar, özerklik ve nihayet bağımsızlık için mücadele etmeye başladılar ve hedef yükselttiler. Böylece tek tek ülkeler içinde çok yönlü reformlarla çözülmeyen Kürt sorunu, Ortadoğu'da bölgesel istikrar, bölge ülkelerinin ülkelerin toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğini tehdit eden vahim bir hal aldı. Kürt sorunu, özellikle Türkiye'nin ulusal birliğini ve politik güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden çok ciddi bir politik ve sosyal soruna dönüştü. Politik güvenlik sorunu, askeri güvenlik sorunu ile içiçe geçmeye başladı.

Kürt Sorununun Yoğun İç Politik Savaşların Nesnesi Haline Gelmesi

İçerdeki farklı Türk partileri ve Askeri-Bürokratik sınıf aralarındaki yoğun siyasi çatışmalar içinde Kürt sorununu kullanarak birbirleri üzerinde üstünlük yarışına girdiler ve Kürt Sorunu çok daha hızlı bir biçimde politikleşmiş oldu. Bu iç rekabet ve çatışma, Batıdan gelen güçlü reform baskılarıyla birleşince, 1991- 2021 arasında Kürt oylarına talip olan etnik temelli ve ayrılıkçı milliyetçi görüşleri destekleyen büyük bir Kürt partisinin yasal ve meşru bir zemin kazanmasına yol açtı. Bu sert politik rekabet koşullarına Kürt sorunu ile ilgili çok yönlü reformlar gereksinimi politik gündemin alt sıralarına düşmüş oldu.

Avrupalı modern büyük güçlerin Osmanlı İmparatorluğu'nu kontrol etme ve bölme mücadelesi sonucunda ortaya çıkan bir dizi uluslararası sorun vardı. Avrupalıların bakış açısına göre, Osmanlı İmparatorluğu onların doğusunda yer alıyordu ve bu yüzden durumu "Doğu Sorunu" olarak adlandırdılar. "Doğu Sorunu", 19. yüzyıl boyunca Avrupa dış politikasının temel konularından biri olmasının yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı'nın da temel nedenlerinden biriydi.

G.S. Harris, Etnik Sorun ve Kürtler, 1977, s. 118-120, (The Annals of the American Academy of Political and Social Science)

Edgar Balance, Kürt İsyanı: 1961-1970 , Londra: Faber and Faber Limited, 1973, s. 19.

Kürt Dosyası, s. 23, (The Kurdistan File)

Şerif Paşa, "Memorandum on the Claims of the Kurd People, 1919", http://en.wikipedia.org/wiki/Treaty_of_S%C3%A8vres#cite_note-12.

Gêrard Chaliand, Devletsiz bir halk: Kürtler ve Kürdistan, s. 33

Yorum Bırakınız