Koreli Araştırmacıdan Tarih Dersi

"Demokrasi" Ve "İnsan Hakları" Siyasetinin Arka Planı: ABD'nin Diğer Ülkelerin Ve Halkların İç İşlerine Müdahalesi Ve Saldırganlığı

Prof. Shin Dong-jin, Hukuk Fakültesi, Kim Il Sung Üniversitesi, Kuzey Kore

Çeviren Ferdi Bekir

1970'lerin sonunda Carter yönetimi, Amerika'nın prestijini artırmak ve sosyalizme karşı mücadele etmek için "insan hakları savunuculuğunu" önemli bir dış politika sloganı olarak öne çıkarmaya başladı.

ABD'nin bu dönemde bir "insan hakları savunucusu" olarak ortaya çıkmasında bazı nesnel koşullar da rol oynadı. Bu dönemde Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri, insan hakları konusunda Batılı emperyalistlere ideolojik olarak teslim olma, uzlaşma ve taviz verme politikasına yönelmeye başladılar. O dönemde Sovyetler Birliği, insan hakları konularında doğru teorik kılavuzlara sahip olmadığı için Kapitalist Batı dünyasının insan hakları saldırısından etkilenerek "Helsinki Belgesini" kabul etti.

"Katılımcı Devletler Arasındaki İlişkilere Yön Veren İlkeler Belgesi" başlıklı bu belge, Avrupa'nın güvenliği için çeşitli ilkelerin yanı sıra insan hakları güvencelerine ilişkin konulara da işaret ediyordu.

Ayrıca, "Helsinki Belgesi" her ülkenin bu ilkelerin uygulanmasını izleyeceğini ve gelecekte düzenli toplantılar yoluyla bunları gözden geçireceğini öngörüyordu. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'nın sosyalist ülkeleri, bu bildirgenin kabul edilmesini "Sagduyunun Zaferi" olarak nitelendirerek Batı ile dirsek temasında bulundular, Ancak gerçekte bu Belge, ABD de dahil olmak üzere Batı'nın, insan hakları ölçütlerine göre sosyalist ülkelerin iç işlerine karışmasına izin veriyordu. Bu Belge'nin imzalanması teslimiyetin bir belgesiydi.

Bu noktadan sonra ABD emperyalistleri, Sovyetler Birliği'ne ve sosyalist kamptaki diğer Doğu Avrupa ülkelerine karşı başlatacakları müdahaleci "insan hakları" saldırısı için bir bahane hazırlamış oldular. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri "zafer "den söz edip kendi kendilerini kandırırken, ABD ve diğer Batılı kapitalist ülkeler bu ülkelere karşı ciddi bir "insan hakları" komplosuyla ilerliyorlardı.

5 Şubat 1977'de Carter göreve başlayalı henüz bir hafta olmuşken Sovyet muhalif Sakharov'a bir mektup göndererek Sovyet Rusya'da "insan hakları" hareketini desteklediğini ifade etti. Ayrıca Beyaz Saray'da Sovyet sığınmacı Sharansky ile görüştü ve onu kendi verdiği destekle "insan hakları faaliyetlerinde" bulunmaya teşvik etti.

Carter'ın ardından gelen Reagan yönetimi, insan haklarını ABD dış politikasının "ahlaki özü" olarak öne çıkardı. Bu olaydan sonra küresel ölçekte bir "demokratikleşme hareketi" geliştirmek amacıyla 1984 yılında "Demokratik Değerler Bildirgesi", 1985 yılında "Geleceğin Kalkınması Bildirgesi" ve 1987 yılında "Yedi Batılı Ülkenin Devlet Başkanları Konferansı"nda "Doğu-Batı İlişkileri Bildirgesi" yayınlandı. Bu belgelerde ABD hükümeti, "daha demokratik, daha özgürlükçü ve insan haklarına daha saygılı bir toplum aramakla görevli olduklarını" vurgulamıştır.

Özellikle, o dönemde ABD Başkanı olan Reagan, Ocak 1985'teki ikinci başkanlık yemin töreninde, ABD'nin uluslararası insan hakları politikasının ideolojik temelinin "özgürlük ve demokrasi arayışı olduğunu ve insan haklarının soyut bir ahlaki mesele değil, barışı koruma meselesi olduğunu" söyledi. Reagan insan hakları siyasetinin meşruiyetini dünya barışı ile ilişkilendirerek savunmuştu.

Ulusal Kongreye 20 Ocak 1988'de gönderilen "Ulusal Güvenlik Stratejisi Raporu "nda insan hakları konularını Amerikan değerlerini yaymanın ve ABD dış imajını güçlendirmenin bir aracı olarak görmüş ve "insan hakları diplomasisini" Sovyet karşıtı genel stratejinin bir parçası olarak göstermiştir.

Reagan yönetimi tarafından Ekim 1986'da sunulan insan hakları bildirisinde insan hakları diplomasisi için "iki hedef" olması gerektiği belirtiliyordu:

Biri Sovyetler Birliği ve Komünist blok için ABD'nin geniş demokratik değerler sergilemesi hedefi, diğeri ise müttefikler için ABD'nin harekete geçmeyip sadece eleştirme hedefi. ((Kore, Türkiye, Suudi Arabistan)

Müttefiklerin "Demokratikleştirilmesi"

Reagan yönetimi, insan hakları diplomasisi için sivil toplum örgütlerini harekete geçirme ihtiyacına yanıt olarak " Ulusal Demokrasi Vakfı" adlı bir insan hakları destek örgütü kurdu ve sosyalist ülkelerin iç işlerine müdahale etmek için bu örgüte 25 milyon dolar bütçe ayırdı.

Sovyetlerin Dağılması Sonrası Dönem

ABD'nin insan hakları siyaseti, Soğuk Savaş sonrası dönemde yeni bir dünya hâkimiyeti stratejisinin hayata geçirilmesinin bir parçası olarak daha da önem kazandı.

ABD emperyalistleri, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da sosyalizmin çöküşü ve kapitalizmin geri dönüşü olayını "liberal demokrasi ideolojisinin zaferi" olarak tanımladılar ve insan hakları diplomasisini tüm dünyayı Batı tarzı kapitalizme dönüştürmek için önemli bir hakimiyet yöntemi olarak benimsediler. (…)

Tarihsel deneyimler, emperyalistlerin "insan hakları" oyunlarına doğru bir demokrasi ve insan hakları anlayışıyla kararlılıkla karşı çıkılmadığı sürece hiçbir ülkenin ve halkın onurunun ve egemenliğinin korunamayacağını göstermektedir.

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmin çöküş süreci tam da böyleydi, bugün ulusal egemenliğin ayaklar altına alındığı, işgal ve müdahalelerle bir savaş alanına çevirilen Ortadoğu'da da durum aynıdır.

Geçmişte Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelerde sosyalizmin çöküşünü hızlandıran önemli faktörlerden biri, emperyalistlerin gerici "insan hakları" saldırısını ezmek için gereken mücadelenin verilmemesi ve demokrasi ve insan hakları konularında pasif bir duruma düşülmesiydi.

Soğuk Savaş döneminde 1969 yılında CIA'ya katılan ve 30 yılı aşkın bir süre ABD'nin Sovyetler Birliği'ni çökertme çabalarına liderlik eden eski ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı Sekreteri Robert Gates, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün aslında 1975'teki "Helsinki Belgesi" ile başladığını söyledi.

CIA Başkanı Gates, Sovyetler Birliği'nin "Helsinki Belgesi"nde insan haklarını koruma sözü vermesinin Sovyetler Birliği için büyük bir tarihi hata olduğunu yazdı.

"Helsinki Belgesi" kabul edildikten sonra, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki hainler ve sömürücü sınıfın kalıntıları başlarını kaldırdı, "İnsan Haklarını Koruma Hareketi" gibi sivil toplum örgütlerini kullandılar ve hükümet karşıtı faaliyetler yürüttüler. Anti-sosyalist STK'lar, sosyalizme antipati duyan Yahudiler, etnik azınlıklar, dini gruplar ve aydınlar bu konuda başı çekti. Helsinki Belgesi'nin "Serbest Dolaşım" maddesi uyarınca sosyalist anavatanı terk edip Batı'ya kaçanların sayısı hızla arttı. ABD ve Batı tarafından teşvik edilen ve korunan yerli anti-sosyalist unsurlar açıkça hükümet karşıtı faaliyetlerde bulunmaya başladılar.

Başta ABD olmak üzere emperyalistlerin anti-sosyalist stratejisi ve bundan yararlanan yerli hainlerin hamleleri, önce Polonya'da, sonra diğer Doğu Avrupa ülkelerinde ve son olarak da Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin çöküşüne yol açtı.

Askeri gücünüz ne kadar kuvvetli olursa olsun, demokrasi ve insan hakları konularında düşmanlarınıza karşı ideolojik ve teorik silahlar hazırlamaz ve halk kitlelerini bunlarla donatmazsanız, düşmana karşı mücadelede geri çekilir ve nihayetinde ülkenizin ve halkınızın onurunu ve egemenliğini koruyamazsınız. Bu, uluslararası sahnede demokrasi ve insan hakları için verilen mücadelenin bir dersidir.

ABD emperyalistlerinin "demokrasi" ve "insan hakları" tabelası altındaki her türlü komplosunu kararlılıkla ezmek ve reddetmek için Koremizin haysiyetinin ve gücünün sembolü olan Partimizin Songun siyasetine sadakatle sahip çıkacağız.

    Yorum Bırakınız

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir