Komünist Enternasyonal 1939 Yılında TKP'ye Hangi Politikaları Önerdi

Belge Komünist Enternasyonal ve Sovyetler Birliği'nin 1939 yılında Türkiye'ye ilişkin geliştirdiği analize dair önemli veriler içeriyor.

HaberSol web sitesinden alınmıştır.

Bir Komintern Belgesi

11.01.2022

Çeviren: Hazal Yalın

Aşağıda heyecan verici bir belgeye yer veriyoruz. Değerli araştırmacı Hazal Yalın'ın Rusya Devlet arşivlerindeki çalışmaları sırasında ulaştığı ve Türkçeye kazandırdığı belgeyi kendisinin çevirisi ve bir sunuş yazısıyla yayınlıyoruz.

Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında 19 Ekim 1939'da Ankara'da imzalanan üçlü "karşılıklı yardım anlaşması" Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası konumlanışındaki kırılma noktalarından biridir. Dümenin İngiltere liderliğindeki Batı emperyalizmine doğru kırılması karşısında Sovyet liderliğinin Türkiye analizinde yenilenmeye gittiği anlaşılmaktadır. Değerlendirmenin bir boyutu da Komintern'i ilgilendirmiş, Komintern Yürütme Kurulu da Türkiye Komünist Partisi'nin görevlerini gözden geçirme gereği hissetmiştir. 

Belge Komintern ve dolayısıyla Sovyet liderliği ile uluslararası komünist hareketin 1939 itibariyle Türkiye'ye ilişkin geliştirdiği analize ilişkin önemli veriler içeriyor. Bu öneminin ötesinde TKP tarihinin yakın zamana kadar rivayetlerin gölgesinde kalmış olan bir zaman dilimine, somut olarak separat veya desantralizasyona ilişkin olarak da ufuk açıyor.

Bu dönem TKP tarafından hazırlanarak Yazılama yayınevince kısa süre önce yayınlanan Parti Tarihi çalışmasının ikinci kitabında ele alınmıştı (bakınız: Parti Tarihi, Türkiye Komünist Partisi Arayış Yılları, cilt 2, Yazılama yayınevi, İstanbul, Ekim 2012, s.83-97).

Separat terimi, ülke partilerinin bağlı oldukları bir üst örgüt, bir "dünya partisi" niteliğindeki Komünist Enternasyonal'in bir alt seksiyonunu, bu örnekte TKP'yi bu örgütsel hiyerarşik yapıdan ayırmak anlamına gelmektedir.

 O güne kadar TKP'nin örgütsel ve siyasi çalışmaları, diğer seksiyonlar gibi sosyalist iktidarı amaçlıyor, bu anlamda komünizm adına faaliyet yürütülüyordu. Separatla birlikte TKP'nin kendi adına ve komünizm hedefli bir faaliyet yürütmesinin yerine, merkezi bir siyasi yayını olmayan, bilinen Bolşevik örgütlenme modeli yerine üyeleri sendikalar, halk evleri gibi düzen içi kurumlarda çevre oluşturmaya çalışan gevşek bir yapılanmaya geçmesi öngörüldü. Bu değişim partinin Merkez Komite'nin varlığını koruyarak illegal çalışmasını durdurması anlamına da geliyordu.  Komintern'in 1935'te toplanan 7. Dünya Kongresi faşizmin yükselişine karşı cepheler kurulmasını kararlaştırmıştı ve separate taktiği, cephe taktiğinin Türkiye'ye nasıl uyarlanacağına ilişkin bir tartışmanın sonucu olarak şekillenmişti. 

Bu karar çoğunlukla toptancı bir yargının konusu olmuştur. TKP'nin tamamen tasfiye edildiği, edilmek istendiği öne sürülmüş, bunun arkasında Sovyet liderliğinin Türkiye egemen güçleriyle ilgili yanlış analizlerinin, sınıf uzlaşmacı perspektifinin yattığı iddia edilmiştir. Elbette buna paralel biçimde TKP'nin de kendisini Kemalizmin içinde erittiği yolunda bir efsane şekillendirilmek istenmiştir. 

Karar kuşkusuz bir geri çekilme anlamına geliyordu ve 1942'ye kadar TKP fazla öne çıkmayacak sessizliğe gömülecekti. Komintern nesnel ve öznel koşulların mevcut TKP'nin daha ileri hedeflerle hareket edebilmesine el vermediği yargısına varmıştı.

Başka kaynakların yanı sıra yayınlamakta olduğumuz bu belge, uluslararası komünist hareketin iflah olmaz yanılsamalar içinde olmadığını, Türkiyeli komünistlere uzlaşmacı hayaller dayatmadığını sergilemektedir. Gerçekten de separat kararından kısa süre sonra Komintern'in TKP'yi yeniden aktif bir üye olarak görmek istediği ve bu yönde bir çaba denediği anlaşılmaktadır. 

Komintern ve TKP liderliklerine mükemmellik atfetmek elbette doğru değildir. Ancak özetlediğimiz toptancı yargı anti-Sovyet ve anti-komünist bir işlev gören bir karalamadır. Olaylar hiç de söylendiği kadar basit değildir. 

TKP'nin aktif mücadele ve örgütlenmeye dönmesini öngören bu belgede geride bırakılması istenen durgunluk TKP liderliğinin hanesine yazılmıştır. Bu yargıyı tartacak bir hassas terazi söz konusu olamaz. Ancak Komintern'in TKP üzerindeki etkisinin tanımlı ve kaçınılmaz olduğunu dikkate almak gerektiği gibi, bu durumu bağlı partilerin başarı ve başarısızlıklardan sorumlu tutulmamalarına vardırmaktan da uzak durulmalıdır. TKP, desantralizasyon kararı alındığı sırada birkaç yıllık uğraşların sonunda ayağa kalkmayı başaramamış, merkezi kadrolaşma denemeleri başarısız olmuştur.  Kuşkusuz bu siyasi başarısızlığı bir beceriksizlik olarak tasnif etmek de açıklama gücünden yoksun kalır.

TKP yayınları olarak Parti Tarihi çalışmamızda başarısızlığın ülkenin içinden geçtiği değişim süreciyle, yani nesnel nedenlerle ve bu süreçte Partinin emekçiler adına stratejik bir yanıt üretememesiyle, yani öznel zaaflarla bir bütün içinde değerlendirmeye çalışmıştık. Öte yandan Komintern de, 1914-1918 paylaşım savaşıyla kabaran devrimci dalganın geri çekildiği koşullarda nesnel ve öznel kısıtlarla çevrili bir mücadele sürdürüyor, olanak ve riskleri inceden inceye hesaplamaya çalışıyordu.

Komintern'in 1939'da TKP'yi aktif, mücadeleci bir örgüt olmak doğrultusunda yeniden zorlaması patlak veren savaş koşulları, yine Komintern'in net biçimde saptadığı Türkiye'deki siyasi gericilik ve baskılar, Partinin söz konusu dönemece yeterli kitle bağları ve kadro birikiminden yoksun biçimde girmiş olması gibi nedenlerle sonuç vermemiş görünmektedir. Komintern'in Partiyi daha aktif kılmak için ne ölçüde ısrarcı olduğunu ise tam olarak bilmiyoruz. 

Hazal Yalın'ın Rusya Devlet Sosyal Siyasi Tarih Arşivinde (РГАСПИ / RGASPİ) bularak Rusçadan Türkçeye çevirdiği belgenin orijinali Almanca. Yalın, düştüğü bir dipnotta belgenin Almanca aslında Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu sekreteri Wilhelm Pieck'in kenar notları bulunduğunu belirtmiş. Pieck'in 1919'da Almanya KP'nin merkez komitesinde görev alan, 1935'te genel sekreterliği üstlenen, Yürütme Kurulu sekreterliği dahil olmak üzere üst düzey Komintern görevlerinin ardından 1949'da Demokratik Almanya Cumhurbaşkanlığına gelen bir isim olduğunu da ekleyelim…  

Hazal Yalın'a bu değerli katkısı ve belgenin TKP yayınları aracılığıyla okura ulaşmasını tercih ettiği için teşekkür ediyoruz.

1939. Türkiye, Avrupa, Sovyetler Birliği. Bir Komintern belgesi

Daha önce birkaç defa, çeşitli vesilelerle, 1939 belgeleri üzerine çalıştığımı yazmıştım. Önceleri sadece birkaç yüz sayfalık bir belgeler derlemesi yapmak niyetindeydim; ancak konuya daldıkça bunun yeterli olmayacağını fark ettim. Böylece odağında Türkiye'nin olduğu bir 1939 tarihi ortaya çıktı, üstelik bu tarih ilk tahminlerimin de çok ötesine geçti ve 1.000 sayfayı açtı. Bunun yaklaşık 600 sayfası (birinci cilt), "1939. Avrupa, Sovyetler Birliği, Türkiye" başlığını taşıyan genel bir tarih; Sovyet belgelerinden başka Alman Ausamt ve Britanya Foreign Office belgelerinin de başlıca kaynakları teşkil ettiği bu bölümde önce Münih ve sonrasından başlayarak Avrupa'daki çatışmaların genel düzenini, arkasından İngiltere-Almanya, Almanya-SSCB ve Türkiye-İngiltere-SSCB ilişkilerini inceliyorum. Çalışmanın ikinci bölümü (ikinci cilt), bildiğim kadarıyla büyük bir çoğunluğu Türkçede ilk defa yayınlanacak 200'ü aşkın Sovyet belgelerinden oluşuyor; bunlara ek olarak "Türkiye'nin Belgeleri" başlığı altında Dışişleri Bakanlığı tarafından 1973'te yayınlanan "Montreux ve Savaş Öncesi Yılları" adlı derlemeden de (20 belge) yararlanıyorum. 

***

1939, Türkiye açısından bir dış siyaset felaketidir. Sovyet dostluğunun damgasını vurduğu kemalist dış siyaset döneminin perdesinin kapanması, Sovyet karşıtı bir yönelimin ortaya çıkması ve bu yeni yönelimin bundan böyle Türkiye dış siyasetinin omurgasını teşkil etmesinin miladıdır. Cumhuriyet tarihindeki biricik eksen kayması, bağımsızlıkçılıktan batı yönelimine kayış, ancak 1939'a tarihlenebilir. Bu yeni dış politika yöneliminin sömürge ilişkileri halini alması için 1945'ten sonrasını, özellikle de CHP'nin 1947 kurultayını beklemek gerekecekti. 1945'i, aynı adı taşıyan çalışmamda incelemiştim; 1947 içinse çok kısa bir özet olarak Medya Günlüğü'nde yayınlanan bir başka yazıma bakmak mümkündür.1 Ancak 1939'da "eksen kayması" artık netleşmişti ve Sovyetler Birliği ile dostluğun yerini tanzimatçı bir Rus düşmanlığıyla karışık antikomünist hezeyan almıştı. 

Peki ama, neden? Neydi Türkiye'nin Atatürk sonrası yönetimini eksen kaymasına iten? Ve bir başka soru: Bir önceki dönemde, bu yeni dönemin tohumları var mıydı, varsa nelerdi, nasıl ve neden ekilmişti bunlar?

Hâkim burjuvazinin sınırları belirsiz değilse bile içindeki siyasi eğilimleri iktisadi menfaatleri ölçüsünde değişkendir, bu yüzden çatışmalıdır. Bir çatışma alanı olarak burjuva siyaseti de, varlık nedenini orada bulur. Bu siyasetin muhtelif aktörleri, burjuvazinin, ekonomik, ideolojik, kültürel vb. çeşitli bağlarla ilişkilendikleri ölçüde, böylece temsil ettikleri kesimlerin menfaatlerini siyasi programlar haline ve burjuvazinin bu kesimlerinin kendi aralarındaki çatışmalarını da siyasi çatışmalar haline getirirler. 

Sovyetler Birliği'nin Ankara Büyükelçisi Terentyev, Dışişleri Halk Komiserliği'ne 17 Ekim 1938'de çektiği bir şifrede şöyle yazmıştı: 

"Atatürk'ün sağlığının bozulması öyle ciddi ki, Ankara'da olduğu gibi İstanbul'da da hükümet ve iş çevreleri, onun çok uzun yaşamayacağı fikrini kabul etmiş durumdalar." Bu "hükümet ve iş çevreleri", giderek Hitler'e hayranlık beslemeye de başladı ve şimdi "dümeni Almanya istikametine doğru" kırıyorlardı. Almanlarsa bundan mümkün olduğunca yararlanmaya çalışıyor ve "öncelikle askeri inşa sahasında devasa bir faaliyet" geliştiriyorlardı ve bunların "Türkiye'ye yönelik açıkça sömürgeci tutumunu her yerde gözlemlemek" mümkündü. 

Terentyev'in Türkiye'de Alman nüfuzunun artmasını Atatürk'ün sağlığıyla ilişkilendirmesi çok dikkat çekicidir. Terentyev belli ki, Atatürk sağlığını kaybedip siyasi faaliyetlerin dışına düştükçe, ülkenin "hükümet ve iş çevrelerinin" de "belirgin şekilde ve hızlanarak" faşist Almanya'ya yönelmekte olduklarına işaret ediyor.

1939, Ankara yönetiminin Alman etkisine karşı İngiliz yanlısı refleksidir. Ama daha önemlisi, bu bir burjuva refleksidir; bu refleks, görünürde İngiltere önderliğine batı ve Almanya önderliğindeki mihver kampı arasında batıyı tercih etmiştir ama her ikisinde de esas olan antikomünizmdir. 

***

Cevat Akalın anılarında, Moskova yolundayken Saraçoğlu'na, Moskova görüşmelerinden sonuç alınacağına dair kuşkularını bildirdiğini yazar; Türkiye'nin teklifi, fiilen, Molotov-Ribbentrop ( Alman-Sovyet Saldırmazlık) paktına rağmen, Türkiye Sovyetler'den Almanya'ya karşı Türkiye ile ittifak istemek anlamına gelmektedir. Akalın, dışişleri bakanına sorar: "Ne olacak?" Sonra devam eder: "Saraçoğlu'nun ciddi bakışı yüzümde toplandı. Başını salladı ve hiç cevap vermedi."

Bu bir sır değildi. Her aklı başında insan da bunu görürdü. Ben, kitapta, karşılıklı belgelere dayanarak, Moskova'nın özlemlerini ve Ankara'nın niyetlerini ortaya koymaya çalıştım. 

Stalin, 1 Ekim'de Saraçoğlu ile görüşmesinde şöyle demişti: "Hadiselerin kendi mantığı vardır; biz bir şey söyleriz ama hadiseler başka bir yoldan gider. … Türklerle bir pakt imza etmeyi istiyor muyuz? İstiyoruz. Türkiye'nin dostları mıyız? Evet. Ama işte, bu söylediğim ve paktı kâğıt parçasına çevirecek durumlar var. Türkiye ile pakt imza edilmesinde arzu edilmeyen sorunlar çıkmasından kim sorumlu? Hiç kimse. Şartlar, hadiselerin gelişimi. Polonya'nın eylemi kendi rolünü oynadı. İngilizler ve Fransızlar, bilhassa İngilizler, bizsiz idare edebileceklerini düşünerek, bizimle mutabakat istemediler. Eğer suçlu birileri varsa, biz de suçluyuz; bunu öngörmemiştik." 

Durum gerçekten de böyleydi; hadiselerin kendi mantığı, batı eksenine kayma yönelimini hâlihazırda tamamlamış bulunan Ankara'yı kaçınılmaz olarak Sovyetler Birliği ile düşmanlığa itiyordu. Üstelik de Londra hükümeti, Molotov-Ribbentrop anlaşmasına rağmen Moskova ile ilişkileri sürdürmeyi amaçladığı için ve bunun için Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki "geleneksel" dostluktan yararlanmak istediği halde, Türkiye ve Sovyetlerin çıkarları farklılaşıyordu.

Başka deyişle Londra, Moskova'nın bütün taleplerini kabul etmeye hazırdı (savaş kabinesi tutanaklarının buna tanıklık ettiğini kitapta gösterdim), ama Türkiye'nin İngiltere aşkıyla, Sovyetler Birliği ile olası bir anlaşmayı imkânsız kılan tutumu, Londra'yı da ters köşe zor durumda bırakmıştı. 

Ağustos ayında İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında Moskova'da yapılan askeri görüşmelerin çökmesi ve 23 Ağustos'ta Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı Molotov-Ribbentrop Paktı'nın imzalanmasının ardından dört taraf, dört ayrı yola girmiş, dört irade ortaya çıkmıştı.  

SSCB: Türkiye İngiltere ve Fransa'dan uzaklaşsın, ama Almanya'ya da yaklaşmasın.

Almanya: Türkiye İngiltere ve Fransa'dan uzaklaşsın, ama Sovyetler Birliği'ne de yaklaşmasın. 

İngiltere ve Fransa: Türkiye SSCB'den uzaklaşmasın, ama Almanya'ya da yaklaşmasın. 

Türkiye: Savaşı İngiltere ve Fransa kazanacağına göre, SSCB'den uzaklaşma pahasına onlara yaklaşmalıyız.

Bu 4 irade arasında uzlaşmaz bir  çatışma var. İngiltere ve Fransa ile Sovyetler Birliği'nin görüşleri uzlaşma vaat etmesine rağmen Ankara'nın tutumu, bu uzlaşmaya gerçekleşme şansı bırakmamıştır. 

***

Aşağıdaki belge, bu uzlaşmaz farklılıklar ortamında Komintern'in gelişmelere bakışını özetliyor. Birçok açıdan önem taşıyan bir belge bu; zira Kemalizmin evrimine dair de somut bir teorik çerçeve geliştiriyor.

Burada 1935-1936 separat kararının çerçevesini aşan bir faaliyet çağrısı söz konusudur; ancak günümüz açısından en önemli nokta, Kemalist devrimin ikili niteliğinin altının kalınca çizilmesidir: "Bu ikili karakteri onu bir taraftan milli menfaatler için, ülkede tekel kurmuş oldukları hâkim siyasi konumlarını korumak aşkına emperyalistlere karşı direnişe, diğer yandan da kendi dar sınıf menfaatleri için, kâr aşkına ve kapitalizmi tahkim etmek amacıyla emperyalistlerle pazarlığa itiyordu; bu ikili karakter, dış siyaset alanında sürekli zikzaklara ve içeride de ağır bir baskı rejimine yol açtı."

Her tarihi belgede olduğu gibi burada da tartışmalı iddialar ve ifadeler var. Ancak bu iddia ve ifadeler bile, sorunun o sırada nasıl kavrandığını açıkça gösteriyor. Ne var ki hiç tartışma götürmeyecek ifade ve iddialar daha fazla ağır basıyor. En önemlisi de, "Türkiye burjuvazisi içinde güçlü İngilizci, fransızcı ve Almancı grupların mevcudiyetine rağmen Türkiye halkı, onun işçi sınıfı, köylülüğü, aydınları ve ilerici burjuvazinin bir kısmı, emperyalistlerin ve gericiliğin saldırılarını hep tam zamanında savuşturmuş" olduğu gerçeğidir.

Ta ki, üçlü ittifakın imzalanmasına kadar. Komintern, bu yeni durumun Türkiye'nin geleceği için tarihi bir altüst oluş anlamına geldiğinin açıkça farkındaydı.

Komintern'in Türkiye meselesi üzerine tezleri (ilk taslak)2

Türkiye Meselesi Üzerine Tezler

  1. Avrupa'nın en büyük kapitalist ülkelerini saran bugünkü savaş emperyalist, gerici, haksız bir savaştır. Bu savaş, İngiltere ve Fransa'nın emperyalistleri tarafından soygunla ele geçirdiklerini korumak ve yeni gasplar hedefiyle, Almanya'nın emperyalistleri tarafından ise sömürgeler, hammadde pazarları, nüfuz alanları ele geçirmek için yürütülüyor. Savaşa henüz dolaysızca girmemiş olan diğer emperyalist güçler (mesela ABD, İtalya) bu savaşa katılımlarını sözüm ona tarafsızlıkla gizliyorlar; bu, savaşan güçlere askeri sevkiyatlarla delice kârlar edinmeye imkân veriyor. Bunlar, savaşa dolaysızca girmek için sadece kendileri için uygun anı bekliyorlar. 
  2. 1914-1918 savaşı sırasında olduğu gibi emperyalistler ve onların ajanları savaşın gerçek hedeflerini halk kitlelerinden mümkün olan her yolla gizlemeye çalışıyorlar. Halk kitlelerinin barış ve hürriyet istediklerini gördüklerinden, halk kitlelerini demagojik ve sinik bir şekilde bu savaşı "halkların hürriyeti" ve "demokrasi" için, "Hitlerciliğe karşı" vb. yürüttüklerine ikna etmeye çalışıyorlar, oysa halk kitlelerinin üzerine yeni bir kuvvetle baskı yağdırıyor, demokratik hak ve hürriyetlerin son kalıntılarını yok ediyor, devrimci işçi sınıfına, komünist partilere karşı baskıları ve takibatı şiddetlendiriyorlar. 
  3. Ayaklarının altındaki, gene derin bir krize batmış olan çürüyen kapitalizmin istikrarsız zemini titremekte olan emperyalistler, onların elleriyle savaşarak kendilerine dünyada hâkimiyet kurmak için bu savaşta mümkün olduğunca çok sayıda halkı kendi taraflarına çekmek istiyorlar. Emperyalistler halklara her zaman, kendi emperyalist planlarını gerçekleştirmek için harcanacak insanlar gözüyle bakmışlardır. 
  4. Tam da bu yüzden emperyalistler, kapitalizmin kaçınılmaz yol arkadaşı olan savaşı düşünmeyi hiç bırakmadan, Türkiye'de entrikalarını devamlı şiddetlendirmekte, Türkiye halkını, ülkenin iktisadi kaynaklarını ve stratejik durumunu kendi soyguncu, halk düşmanı menfaatlerinde kullanmak için Türkiye'yi bağımsızlığından yoksun kılmaya, iradesini her şekilde ezmeye, onu kendi ellerinde iradesiz bir silah, bir oyuncak haline getirmeye çalışmaktadırlar. 
    Türkiye halkının milli bağımsızlığını kazanmasından sonraki yıllar boyunca emperyalistler (İngilizler, Fransızlar, Almanlar) bu istikamette çabalarını hiç bırakmadılar. Ülkenin ekonomisine nüfuz ettiler, Türkiye'yi iktisadi olarak kendilerine bağımlı kılmaya çalıştılar. Bu gerçek, her şeyden önce, Türkiye'ye verilen büyük kredilerde, Türkiye'nin eski borçları kabul etmesinde, emperyalistlerin Türkiye'nin dış ticaretinde hâkim pozisyon kazanmalarında vb. ifadesini bulur.
  5. Türkiye'nin hâkim sınıfları Padişah sultan zamanında da Türkiye halkını emperyalistlerin menfaatleri için savaşa sürüyorlardı. 1910-1911-1912 yıllarında böyle olmuştu, 1914-1918 yıllarında böyle olmuştu, hiçbir suçu olmayan yüz binlerce Türkiyeli köylü, işçi, aydın, canlarını Alman emperyalistlerinin soyguncu amaçları için verdiler.
  6. Türkiye halkı, kendi menfaatleri için savaştığını, haklı bir dava uğruna dövüştüğünü, kanını akıttığını sadece tek bir savaşta biliyordu. Bu, 1919-1922 bağımsızlık savaşında, emperyalistlere karşı savaştaydı. Türkiye halkı, Türkiye topraklarını istila eden İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan emperyalistlerine karşı amansız savaşta bağımsızlığını kazandı. Ama bu bağımsızlığın emin bir şekilde müdafaasını temin edemedi, zira savaşın bitmesinden sonra satılık, şerefsiz, halk düşmanı, hain unsurlar (kompradorlar, İngiliz sterlinini ana vatanlarından daha değerli gören İstanbul, İzmir, Adana'nın tacirleri, borsa simsarları ve gerici basın simsarları, başlarındaki fesin yerine yürekleri kanayarak şapkayı geçiren saltanat devrimin kodamanları ve bu türden başkaları), cumhuriyete karşı entrikalar yürüterek, cumhuriyete karşı emperyalistlerle her tür kumpasa girişerek, vatanlarını bozuk para gibi pazarlık ederek, kendi sosyal durumlarını korumayı başardılar. Emperyalistler, bu unsurları kullanarak, Türkiye'de kendi aralarında rekabete tutuştular, kendilerine yeni yuvalar örmeye, nüfuzlarını bakan koltuklarına, askeri genelkurmaya ve halk partisinin (CHP) yönetici organlarına kadar yaymaya çalıştılar. Bu adamları aracılığıyla emperyalistlerin kampındaki çelişmeleri Türkiye'nin siyasi arenasına da sürdüler ve ülkede kendi siyasi nüfuzlarını güçlendirmeyi, böylece Türkiye'de kendi avantajlarına olacak bir dış ve iç siyaset telkin etmeyi başardılar. 
  7. Emperyalistler, kendi halklarının arkasından kumpaslar tezgâhlayan bu şerefsiz unsurları kullanırlarken, Türkiye'yi tekrar bağımsızlığından etmek düşüncesini de bırakmamışlardır. Bunu teyit eden açık olgular şunlardır: milli kurtuluş savaşı sırasında Anzavur'un seferi, Delibaş ayaklanması, sonra Kürt ayaklanmaları, Karabekir grubunun İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından esinlendirilen gerici darbe kumpası ve girişimi, 1931'de Menemen'deki gerici ayaklanma, Fethi Bey tarafından örgütlenen, İngiliz parasıyla kurulan ve Türkiye'yi daha 1931'de Britanya İmparatorluğu'nun iradesiz bir eklentisi haline getirmek amacı güden "Serbest Fırka Partisi Girişimi", vb. Bu olgulara, 1937-1938 yıllarında Alman emperyalistlerinin yardımıyla Türkiye'yi Alman sanayiinin tarımsal bir uzantısı haline getirmeye, onu esasen bir Alman sömürgesine çevirmeye çalışan Şükrü Kaya vb.nin Almansever grubunun girişimlerini de eklemek gerek.
  8. Türkiye'yi emperyalizm ve gericilik karşısında tam bir kapitülasyona sürüklemeye yönelik bütün bu girişimler, şu ana kadar başarıyla taçlanmadı, zira Türkiye burjuvazisi içinde güçlü İngilizci, Fransızcı ve Almancı grupların mevcudiyetine rağmen Türkiye halkı, onun işçi sınıfı, köylülüğü, aydınları ve ilerici burjuvazinin bir kısmı, emperyalistlerin ve gericiliğin saldırılarını hep tam zamanında savuşturmuşlardır. Güçlü SSCB tarafından yürütülen kararlı ve tutarlı barış ve küçük ülkeleri savunma siyaseti ve Sovyet ve Türkiye halkları arasında dostluk ilişkileri de emperyalistlerin elini kolunu bağlayarak Türkiye halkının ülkenin milli bağımsızlık mücadelesine devamlı surette katkıda bulunmuştur. 
    Türkiye burjuvazisi tarafından gerçekleştirilen Kemalist devrim, bir tepeden devrimdi. Kitlelerin emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapan burjuvazi, bu mücadele sürerken ortaya çıkan halk hareketinden korkuya kapılarak kendi halkına, işçilere ve köylülere darbeler yöneltti. Devrimden sonra bir takım reformlar yürütürken de emekçilerin, kapitalistler ve yarı-feodal toprak ağalarının amansız sömürüsü yüzünden halsiz düşmüş emekçilerin durumunu kökten değiştirmek için ciddi tedbirler almak yoluna gitmeyi arzu etmediler, gizlenen ama entrikalarına devam eden gericilerin karşısına kararlı bir şekilde çıkmaktan korktular, yabancı sermaye ile ciddi ve kararlı bir şekilde mücadele etmeyi istemediler. Bu burjuvazi, ülkede emperyalizm karşısında teslimiyet için ön şartları yarattı. Bu ikili karakteri onu bir taraftan milli menfaatler için, ülkede tekelci hâkim konumlarını korumak aşkına emperyalistlere karşı direnişe, diğer yandan da kendi dar sınıf menfaatleri için, kâr aşkına ve kapitalizmi tahkim etmek amacıyla emperyalistlerle pazarlığa itiyordu; bu ikili karakter, dış siyaset alanında sürekli zikzaklara ve içeride de ağır bir baskı rejimine yol açtı.
  9. Türkiye halkı, yurdunun bağımsızlığı için öne atılıyor; bu bağımsızlıktan Türkiye'nin özgür, kendi başına, emperyalistlerden bağımsız gelişmesini anlıyor. Böyle bir bağımsızlık, bütün halka geniş demokratik hak ve hürriyetler sunulmasını, gericilerin ve emperyalistlerin yandaşlarının ellerinden her tür hakkın alınmasını, emekçilerin maddi ve kültürel durumlarının istikrarlı bir şekilde iyileştirilmesini, bir tarım-toprak devrimini, halkın Türkiye'nin ortak davası için mücadelede, barış ve halkların hürriyeti mücadelesinde kenetlenmesini öngörür.
    Gerici burjuvazi, bağımsızlıktan yana olduğunu bağırırken, bağımsızlıktan kastettiği tamamen başka bir şeydir. O, Türkiye halkından bağımsızlık ister. Böyle bir bağımsızlık, emekçiler için bütün hak ve hürriyetlerin yok edilmesini, gerici yasaların, devrimci işçilere, komünistlere karşı zulmün getirilmesini, kapitalistlerin ve toprak ağalarının emekçi kitlelerin hayat-geçim seviyesine taarruzunu, bu arada gericilerin cesaretlendirilmesini, barış ve halkların hürriyeti davasına ihaneti öngörür. 
    Türkiye burjuvazisinin halktan bu bağımsızlığı, onun İngiltere ve Fransa emperyalistleriyle son derece gerici, halk düşmanı bir karşılıklı yardım anlaşması imzalamasına imkân verdi. Bu anlaşma, barışın vasıtası değil, savaşın silahıdır. İngiltere ve Fransa emperyalizmi bu suretle Türkiye halkına ciddi bir darbe indirmeyi başardı: bu anlaşmanın imzalanması neticesinde Türkiye, dış siyasetindeki bağımsızlığını kaybetti; artık İngiliz ve Fransız savaş kundakçılarının elinde, her an Balkanlarda bir savaş tutuşturmak için kullanılabilir. Türkiye hükümeti, Türkiye'nin yardımıyla SSCB ve Almanya arasına bir kama sokmaya çalışan İngiliz ve Fransız savaş kışkırtıcıları tarafından kullanılmış bulunuyor. Stalin'in bilge dış siyasetini izleyen SSCB, bütün dünyanın karşısında, savaş kışkırtıcılarının bu sinsice planını ortaya sermiştir.
  10. İngiltere ve Fransa'nın emperyalistleri, Avrupa'da Almanya'ya (bugünlerde) karşı bir savaş (başlattılar)çıkardılar, Akdeniz'de ve yerkürenin başka yerlerinde savaş çıkarmak için de zemin hazırlamaya başladılar. Bu şartlarda Türkiye için biricik doğru tutumun halkını emperyalistler tarafından tezgâhlanan bir savaştan uzak tutmak siyaseti olduğu, en parlak örneğini büyük SSCB'nin ortaya koyduğu bu siyaset olduğu açıktır.
    Savaş kundakçıları, SSCB ile Almanya arasında bir savaşı mümkün olan her tür araçla kışkırtmayı amaçlıyorlardı. Ama SSCB, tutarlı barış siyasetiyle, 23 Ağustos 1939'da Almanya ile bir saldırmazlık anlaşması imzalamasıyla, savaş kundakçılarının planlarını bozdu. Halkları kurtuluş savaşı için esinlendiren, gücünü sürekli tahkim eden ve halklarının maddi ve kültürel kazanımlarını katlayan SSCB, dünyanın üzerinde eskisi gibi dimdik bir kaya halinde yükseliyor. SSCB, batı Ukrayna ve batı Belarusya'nın kaderleri Polonyalı kapitalistlerin ve toprak ağalarının boyunduruğuna ve keyfiyetine terk edilmiş halklarını özgürleştirerek, Baltıkların küçük ülkeleriyle karşılıklı yardım anlaşmaları imzalayarak, Moğolistan Cumhuriyeti ile anlaşmasını kararlılıkla yerine getirerek, barışa olan sadakatini, küçük ve zayıf ulusların yardımına her an koşmaya hazır oluşunu, imzaladığı anlaşmalardaki yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirdiğini bir kez daha gösterdi. Türkiye halkı, daha milli kurtuluş savaşı döneminden beri, milli bağımsızlık mücadelesinde Türkiye halkına yardım eden büyük SSCB'nin dostluğunun içtenliğini devamlı ve birinci elden yaşıyor ve inanıyor. Türkiye halkının dostu olmuş, olan ve dostu kalacak biricik devlet, SSCB'dir.
  11. Eğer Türkiye halkı, ülkede halk için geniş bir demokrasi ve hürriyetleri kazanabilseydi, Türkiye için bir rezalet olan İngiliz ve Fransız savaş kundakçılarıyla anlaşmanın imzalanmasına asla izin vermezdi. Cumhuriyetin mevcut bulunduğu 16 sene boyunca burjuvazi halkı en amansız baskılar altında tutmayı, onu siyasi hayattan uzak tutmayı başardı. Burjuvazi şimdi, İngiltere ve Fransa ile karşılıklı yardım anlaşmasının imzalanmasından sonra, emekçiler bu nefret ettikleri anlaşmaya karşı, milli bağımsızlık davasına yapılan ihanete karşı, gerici yasalara, ülkede hâkim polis terörüne karşı, hürriyet ve emekçilerin en geniş haklarının sağlanması için vb. serbestçe tek bir söz söyleyemesinler diye halkın üzerine baskıları daha büyük bir kuvvetle saldı. Bugün spekülasyon, pahalılık, işsizlik, demokratik basına karşı baskı, orduda demokratik unsurlara şehirlerin ve köylerin işçi, emekçilerine zulmedilmesi, hiç olmadığı kadar şiddetlenmiştir. Gericiliğin saldırısı, ifadesini, işgününün uzatılmasında, ücretlerin düşürülmesinde, iş kanununun etrafından dolanılmasında, tarım reformu hazırlıkları çalışmasına son verilmesinde vb. de buluyor. Bu gerici saldırının en açık ifadesi, düşmanca anti-Sovyet kampanyasında, ara seçimlerde parlamentoya İngilizci ve Fransızcı Rauf Orbay3 türünden ve diğer son derece gerici kimselerin girmesinde de bulunuyor. 
  12. Türkiye'de Avrupa'daki savaşla, Türkiye burjuvazisinin (Almanya'ya karşı) savaşmakta olan İngiltere ve Fransa burjuvazisi kampına açıktan geçmesiyle ve ülke içinde gericiliğin şiddetlendirilmesiyle meydana gelen yeni ortaya çıkan şartlarda, Türkiye işçi sınıfı, onun Komünist Partisi, sorumluluk gerektiren yeni görevlerle karşı karşıyadır. Türkiye Komünist Partisi, taktiğini düzeltmeli ve partiyi, faaliyetlerini aktive etmek için ayakları üzerine dikmelidir. İşçi sınıfı, şehir ve köy emekçilerinin ve aydınların bu mücadelesine önderlik etmelidir. İşçi sınıfının, Komünist Partisi'nin, burjuvazinin Cumhuriyet Halk Partisi içindeki ve dışındaki ilerici çevrelerle ilişkileri nasıl ele alacağı sorunu, her şeyden önce, bu ilerici çevrelerin emperyalist savaşa karşı, halka demokratik hak ve hürriyetlerin sunulması ve SSCB ile samimi ilişkilerin tesisi mücadelesine yaklaşımına göre belirlenir.
    Komünist Partisi, gerçek ve militan bir halk cephesi için mücadele ederken, onu aşağıdan yukarıya, kitleleri milli bağımsızlığın sağlanması için, emperyalist savaşa, burjuva gericiliğine karşı ve (CHP) Halk Partisi'nin halkı savaşa iten en tepesindeki güce karşı mücadeleye seferber etmek yoluyla kurmalıdır. 
    Komünist Partisi, işçi sınıfını mücadele için örgütlerken, işçi sınıfından korkan ve onun ülkenin siyasi hayatına katılımına set vurmaya çalışan burjuvazinin, tam da Türkiye işçi sınıfının sayısal olarak devasa büyümesinin, bilinç seviyesinin yükselmesinin ve işçilerin mücadelesinin son yıllarda güçlenmesinin neticesi olarak, [işçi sınıfının] örgütlenmesini her türlü yoldan engellemekte olduğu olgusundan yola çıkmalıdır. En büyük olumsuzluk, Türkiye işçi sınıfının örgütsüzlüğü, bölünmüşlüğüdür. Bu yüzden, Komünist Partisi'nin en ertelenemez görevi, işçilerin bütün ülkede, Türkiye işçilerinin güçlü, tek bir sendikal teşkilatını yaratma mücadelesini örgütlemektir. Bunun yanında, işçi karşılıklı yardım sandıkları, işçi sigorta cemiyetleri, işçi kooperatifleri vb. yaratmak da zorunludur. Komünistler, işçilerle böyle bağlar kurarken, işçilerin gündelik talepleri için mücadelesini de her tür araçla geliştirmeli, mücadelenin bugünkü şartlarına denk düşen ve aynı zamanda işçilerin en hayati talepleri olan sloganlar ileri sürmelidir. 
    Komünist Partisi, işçi sınıfını tek bir militan cephe içinde örgütlemeli, işçileri aktif ve etkin bir siyasi mücadeleye çekmeli ve işçi sınıfının etrafında müttefiklerini, her şeyden önce köylülüğü de yanına kenetlemelidir.
    Komünist Partisi'nin köylülerle ilişki kurması, Türkiye'nin gerçek durumunu, fakir köylülüğün sefaletinin sebeplerini köylere de yaymak için işçi aktivistlerini, şehre gelmiş köylüleri vb. kullanması, köylülere feci durumlarını iyileştirme mücadelesinin yolunu göstermesi gerekir. Köylerde köylü kooperatifleri örgütlerken köylülere tefecilerin ve toprak ağalarının boyunduruğunu ortak mücadeleyle, faiz borçlarını iptal ederek, vergileri düşürerek, toprağa sahip olarak vb. ortadan kaldırabileceklerini izah etmek zaruridir.
  13. Türkiye Komünist Partisi, işçi sınıfının kendi sınıf çıkarları ve bütün halkı için bağımsız mücadelesini Türkiye'nin diğer sınıfların ve tabakaların mücadelesinden bağımsız olarak örgütleyerek, bağımsız bir şekilde ortaya çıkmalıdır. Türkiye Komünist Partisi'nin bağımsız tutumu, bütün Türkiye halkı tarafından açıkça görülmelidir.  Komünist Enternasyonal'in VII. Kongre çizgisini zamanında doğru olarak kavrayamayan, daha sonra da bu çizgiyi hayata geçirmeyi başaramayan Komünist Partisi, polis terörü şartlarında, keza parti yönetimindeki kimi unsurların ihanetinin sonucunda, Türkiye Komünist Partisi'nin bütün faaliyetlerine yansıyan bir örgütsel bölünmüşlük durumunda kaldı. Mevcut durumda Komünist Partisi'nin önünde şu ertelenemez görevler bulunmaktadır: 1) kendi bağımsız siyasi tutumunu kitlelere açık ve net olarak anlatmak: halkla, Türkiye'nin bağımsızlığına ağır darbeler vuran ve Türkiye halkını İngiltere-Fransa emperyalistlerinin canice savaş siyasetiyle bağlayan burjuvazinin siyasetiyle kendi Partisi arasında hiçbir ortak yan olmadığını söylemek; 2) merkezde ve bölgelerde, parti örgütlerini parti tüzüğüne uygun olarak aşağıdan yukarıya doğru örgütlü bir şekilde yaratmak; 3) kendi sürekli illegal yayın organını yeniden ayağa kaldırmak, şartlar gerektirdiğinde zaman zaman (partinin legal çalışmasına darbe vurmayacak şekilde ) bildiriler çıkarmak; 4) halk evlerinde, kulüplerde, kooperatiflerde, spor örgütlerinde, zanaatçı odalarında vb. kitleler arasında çalışmayı güçlendirmek; 5) Gençliğin komsomol örgütünü yeniden ayağa kaldırmak; 6) saflarına sızan sınıf düşmanı Troçkist ajanları ve "muhalefet" kalıntılarını temizlemek, her tür ödlek, teslimiyetçi ve haini partiden atmak.
  14. Komünist Partisi, mevcut şartlarda şu sloganları ileri sürmelidir:
    1) Demokratik hürriyetler: basın hürriyeti, söz hürriyeti, toplanma, grev, örgütlenme vb. hürriyeti.
    2) Bütün gerici kanunların iptali.
    3) Devrimci siyasi tutuklulara genel af.
    4) Kahrolsun spekülatörler, savaş çapulcuları, kahrolsun pahalılık.
    5) Bütün işçiler için bir çalışma kanunu. Ücretler artırılsın. 
    6) Milli azınlıkların hakları verilsin. 
    7) Savaş silahı olan İngiltere-Fransa-Türkiye anlaşması yırtılıp atılsın. 
    8) Kahrolsun yabancı emperyalist sermaye.
    9) SSCB ile karşılıklı yardım anlaşması imzalayalım.
    10) Yaşasın bağımsız Türkiye'nin dostu Sovyetler Birliği.
    11) Kahrolsun emperyalist savaş ve kapitalist gericilik.
    12) Kahrolsun Türkiye halkını emperyalist savaşa iten burjuvazi.
    Halklara barış! Emekçilere ekmek, hak ve hürriyet!

Yorum Bırakınız