Taksim Bölgesinin Düzenlenmesi ve Gezi Eylemlerinin İki Aşaması: Siyasi ve Hukuki Bir Analiz

Kemal Okur

Çevreci Eylemcilerin Çadırlarının Yakılması Eylemlerin Gelişmesinde İkinci Aşamayı Başlattı

Eylemlerin ilk başlangıçta ve daha öncesinden Taksim platformu adlı (çevreciler ve mimarların) aydınlar koalisyonunun demokratik itiraz hakkı çerçevesinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz, bu anlamda Taksim platformunun önderlik ettiği demokratik bir kitle eyleminden söz etmek gerekir. Çadırların yakılması ve büyük siyasi güçlerin devreye girmesine kadar olan süreci kabaca eylemlerin birinci aşaması olarak görüyoruz.

Bu koalisyonun bilincini (ideolojisini ve politik eğilimlerini biliyoruz.) Taksim Platformu içinde mimarların ve mühendislerin de olduğu bir platformdu, amaç hükümetin Taksim'de yaptığı, yapacağı yeni bina ve düzenlemeleri eleştirmek, bu düzenlemelere karşı kamuoyu oluşturmak, kamuoyu baskısı ile hükümeti çeşitli adımlardan vazgeçirmek….. 

Bir tarafta Taksim platformu koalisyonu etrafında toplanan radikal demokrat, radikal liberal ve liberal sosyalist unsurlar ve çevreci gruplar ile diğer tarafta AKP Hükümeti arasındaki Gezi Parkı ve Taksim Meydanı düzenlemesi sorunu üzerinden ortaya çıkan çatışma, ilk büyük olayın patladığı 28 Mayıs 2013'ten çok daha öncesinde başlayan ve devam eden bir mücadele idi. Gezi Parkı'nın bulunduğu bölgeye AVM yapılması ve Park'ın yeniden düzenlenmesi, Taksim'e cami inşaatı ve Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılıp yeniden yapılaması da önemli anlaşmazlık konuları arasındaydı.

İKİNCİ AŞAMA: Eylemlerin Genişlemesi ve Eylemlerin İkinci Aşamadaki İçeriği ve Niteliği

Birinci aşama ile ikinci aşama arasında şüphesiz derin ve çok yönlü içsel bağlar vardır. Fakat, ikinci aşamada ortaya çıkan olgular bu eylemlerin ülkede süren büyük siyasi güçler arasındaki mücadelelerin (bu mücadelelerin uluslararası boyutu da göz ardı edilmeksizin) bir nesnesi haline geldiğini gösteriyor. Bu siyasi güçlerin sürece dahil olmasıyla, eylemlerin çapının görülmedik ölçüde genişlediğini geniş kitlelerin katıldığı Gezi eylemlerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Eylemlere temel olarak aydın-okumuş gençlik kesiminin damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Başka halk sınıflarının da eylemlerde rol aldığını biliyoruz, fakat 15-35 yaş grubu ücretli ve yarı zamanlı çalışanlar temel kitleyi oluşturdu.  

İkinci aşamanın fitilini Gezi Parkının bozulmasına karşı engel olmak için buraya çadır kuran eylemcilerin çadırların yakılması oldu. Bu büyük haklı tepki gören polis ve zabıta şiddetinde FETÖ örgütünün rol oynadığı çok açık bir şekilde belgelenmiş bulunuyor. Bu konuda daha fazla kanıta gereksinim var.

FETÖ'NÜN İKİNCİ AŞAMAYA GEÇİŞTE TETİKLEYİCİ KİLİT ROLÜ

FETÖ polis, zabıta, gizli polis ve idari yapı içindeki güçleri ile sahada çok etkili bir rol oynadı. FETÖ, yurtdışında dolaylı yollarla basını muhalefet yanında yer almaya teşvik etti. FETÖ, içerde basında gerçek hükümet karşıtı tutumunu gizlerken, AKP içindeki kararsız ve FETÖ ile, Batı ile uzlaşma yanlısı unsurları kendi çıkarları yönünde lobi faaliyetleri ile etkilemeye çalıştı. AKP içindeki FETÖ ile, Batı ile daha yakın çalışma çizgisini savunan unsurlar daha sonra AKP'den adım adım koptular, Abdullah Gül, Babacan, Davutoğlu ve benzerleri.

Direniş Çadırlarını Yakın Talimatı Veren: Fetöcü İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı 

Müfettişler aldıkları onlarca ifade sonunda çadırları yakma talimatının Emniyet Müdür Yardımcısı Fetullahçı Ramazan Emekli tarafından verildiğini rapor ettiler. Müfettişlerin tutanağında, Gezi olaylarını tırmandıran çadır yakma olayının sahada yer alan baş sorumlusu olan kişinin, Avrupa Yakası Merkez Zabıta Amirliği'nde görevli zabıta komiseri Murat Sarı (39) olduğu belirtildi… Murat Sarı, ifadesinde eylemcilerin çadırlarını toplamak üzere, 31 Mayıs sabahı 05.00 sularında Gezi Parkı'na gittiğini söyledi. Polislerle birlikte kısa süreli durum değerlendirmesi yaptıklarını kaydeden Sarı, sonrasında yaşananları şöyle anlatıyor…

"Ramazan Emekli isimli İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı, 'Biz birazdan eylemcilere müdahale edeceğiz. Siz de müdahaleden sonra çadırları toplayın' dedi. Sabah 05.00 sularında polis müdahaleye başladı. Kuvvetli direniş olduğu için gazla müdahale edildi. Sonra biz 20-25 kişilik zabıta ekibiyle çadırları toplamaya başladık. Bu sırada eylemciler yanımıza kadar sokulup bize taş ve şişe atıyordu. Gezi Parkı'nın sonuna doğru geldiğimizde Emekli'nin, 'Toplamayı bırakın, çadırları yakın' talimatını yanımda bulunan personelim Murat Yüce ve Tolga Kurul da duymuştur. Bana kamera görüntülerini izlettiğiniz kişilerden Osman Çeküç, Murat Yüce ve Hasan Hüseyin Yılmaz'ı teşhis ettim. Ancak yanan çadırların yanında duran maskeli iki kişiyi teşhis edemedim.

ÇEŞİTLİ DESTEKLER VE DEĞERLENDİRMELER

TKP lideri, Kemal Okuyan, daha sonra ortaya çıkan eylemleri "Erdoğan'ın şahsında somutlaşan AKP'nin hukuk tanımazlığına ve sınır tanımazlğına karşı biriken nefretin patlaması" olarak değerlendirmiştir. Bu nefreti yaratan, diktatörün (Erdoğan'ın) geniş bir toplumsal kesimin varlığına, halkın yaşamla kurduğu ilişkiye müdahale etmeye, ideolojik ve kültürel tercihlerine müdahale etmeye kalkmasıydı. Bu "Türkiye tarihindeki en büyük halk hareketiydi". Okuyan'a göre henüz Türkiye halkı henüz "yeterli çevre duyarlılığına veya da kamusal alanların tahribine karşı derin bir öfkeye sahip değil."

Eylemlerin daha sonra kazandığı politik ve kültürel nitelik:

Bir tarafta Radikal Demokratlar ve Çevreciler ile diğer tarafta AKP Hükümeti arasındaki Gezi Parkı ve Taksim Meydanı düzenlemesi sorunu üzerinden ortaya çıkan çatışma, ilk büyük olayın patladığı 28 Mayıs 2013'ten daha öncesinde başlayan ve devam eden bir mücadele idi. Taksim'e cami insaatı ve Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılıp yeniden yapılaması da anlaşmazlık konuları arasındaydı.

Bu eylemler ve ortaya çıkan çatışma Türkiye'nin son 40 yıllık ve son 20 yıl içinde oluşan politik, kültürel, sosyolojik fay hatları üzerine oturuyordu. Önce idareye ve hükümete karşı liberal demokratik çizgide "Çevre Düzenlemesi ve Taksim Meydanı Mimari Yapı Düzenlemesi" başlığı altında gelişen mücadele daha sonra hükümet ile hükümet karşıtı çeşitli sınıfsal, siyasi ve kültürel güçlerin boy ölçüşme mücadelesine dönüştü.

Tüm sosyalist ve komünist parti ve kolektifler eylemlerin ikinci aşamasında aktif bir biçimde sahaya çıktılar ve rol aldılar.

2000'lerden itibaren aktif olan ve AKP karşıtı olan Kemalist milliyetçi okumuş/aydın güçler de bu boy ölçüşmede taraf oldular. Bunlar da eylemlere ikinci aşamada katıldılar.

Amerika ve Batılı siyasi güçler hükümetle açık çelişme içinde oldukları için açıkça hükümete karşı olan bu eylemleri tam boy destekledi.

28 Mayıs'ta polisin çevrecilerin çadırlarına saldırısı anında çeşitli radikal aydınların ve muhalif siyasi figürlerin Taksim Meydanı'na gidip çatışmaya taraf olduklarını ilan etmeleri ile genişledi. Sırrı Süreyya Önder (HDP), CHP Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Şarkıcı Can Bonomo, Film ve TV sanatçıları Gonca Vuslateri, Memet Ali Alabora, Okan Bayülgen ve Şebnem Sönmez. O günlerde hala TÜSİAD'ın güdümündeki muhalif basın, medya ve Batı basını da eylemin genişlemesi için büyük katkıda bulundu.

Yurtdışındaki Amerika merkezli CNN çok uzun süreli canlı yayınlar yaptılar. Bu çok doğaldı, ABD, 2012 den itibaren AKP hükümetinin bölge dış politikası ve ABD ile ilişkiler konusundaki tutumunu sorun olarak görmekteydi. Hükümeti zayıflatacak her türlü gelişmeyi desteklemek istiyordu.

FETÖ ile AKP ittfakı içinde ortaya çıkan çatışma da ABD'nin bu tutumu ile yakından bağlantılıydı. FETÖ'cü klik Gezi çatışmasının pususuna yatmıştı ve bu çatışmayı hükümeti zayıflatmak için büyük bir fırsat olarak gördü ve bu amaca uygun her türlü provokasyonu yaptı.

Başta CHP olmak üzere çeşitli muhalefet partileri ve nerdeyse tüm sosyalist partiler geniş kitle desteği olan Alevi dernekleri ve başka dernekler eylemlerin büyümesini ve ülke çapında yaygınlaşmasını teşvik ettiler. Bunlar arasında Vatan Partisi'nin gençlik örgütü TGB de bulunuyordu. Birçok Atatürkçü Dernek, Gezi Eylemlerini 2007'deki hükümet karşıtı Cumhuriyet eylemlerinin devamı haline getirmek için aktif çaba içinde oldular.

TKP: Bir ölçüde tereddüt içinde kaldı. Eylemin liberal demokrat ve yarı-anarşizan yanları karşısında ihtiyatlı bir tutum almak istedi. Bu tutum TKP'nin ciddi bir bölünme yaşamasına yol açtı.

HDP: Siyasi yelpazede sol kanatta yer alan HDP, AKP ile ilişkilerinde yaşadığı ciddi çelişmelere karşın bazı orta vadeli siyasi çıkarları gereği eylemlerde aktif olarak öne çıkmadı. Hükümet de eylemler sırasında HDP'yi hedef alan bir söylem yapmadı ve kazanıcı bir tutum izledi, "baş düşman" FETÖ ve burjuva muhalefete karşı HDP'yi yanında tutmaya çalıştı. Diyarbakır, gezi eylemleri boyunca sessiz ve sakindi.

EMEP: EMEP, eylemler içinde yer almasına karşın, HDP ile ittifak ilişkisi gereğince "eylemler içinde Kontr-gerillacı Milliyetçiliğin" ve HDP karşıtı olan güçlerin etkilerinin yansımaları karşısında endişeler taşımaya başladı. Milliyetçi güçlerin bu olaylarla birlikte inisiyatif kazanacakları ve AKP ve HDP eksenli Kürt Açılımı sürecini baltalama amaçlı bir provokasyon olarak değerlendiren bir görüş ortaya çıktı. Bu nedenle EMEP, Avrupa'da bazı Gezi destek eylemlerinin daha fazla uzatılmaması gerektiği yönünde tutum aldı.

Gezi boy ölçüşmesinde ülke içindeki siyasi saflaşma

O günlerde büyük ağırlığı olan toplumsal ve siyasal güçler: FETÖ hareketi + CHP + TÜSİAD ve TÜGİAD büyük sermaye + Alevi Dernekleri, MHP içinde FETÖ'ye yakın muhalif unsurlar iki kutbun diğer tarafında yer aldılar.

MHP o dönemde hala FETÖ operasyonunun hedefi idi ve bazı unsurlar 2011'deki Kaset operasyonunda itibaren bazı yöneticiler FETÖ saflarına geçmişti. İYİ Parti'nin nüveleri oluşmaya başlamıştı.

Örneğin, MHP İstanbul İl Başkanı eylemleri destekledi. Birçok ilde MHP tabanı eylemlere katıldı. Daha sonra MHP genel merkezi kesin inisiyatif koyarak devlet ve düzen yanında tutum aldı. AKP + orta ve küçük burjuvaziyi temsil eden MÜSİAD ve çeşitli örgütler, hükümeti destekleyen tarikatlar, boy ölçüşmede diğer tarafta yer aldı.

Siyasi Kavganın Olağanüstü Keskinleştiği Koşullarda Kavala veya Gezi davasında liberal burjuva hukuk ilkelerine uygun "tarafsız" bir karar alınması mı bekleniyordu?

Gezi davası kararı, siyasi bir karar deniliyor, fakat Marksist sosyalist bir siyasi analiz yapılmıyor: Kavala ve diğerleri hem son 12 yılın siyasi saflaşmasının aktörleri ve tarafları hem de mağdurları… En az %10'luk bir partinin ( HDP), %5 sosyalist kitlenin (yargı dahil) yüksek ve orta düzey bürokrasiden uzak tutulduğu ve siyasi yelpazede sağ kanat partilerin ülke çapında % 65 oy aldığı bir ülkede… liberal burjuva hukuk ilkelerine uygun "tarafsız" bir karar alınması mı bekleniyordu?

Büyük kentlerde sağ kanat partilerin oy oranı %50-55 düzeyinde olan bir ülkede. Batı liberalizmi ve Batı hegemonyacılığı ile en az 10 yıldır çatışma içinde olan muhafazakar sağ popülist bir hükümetin iktidarda olduğu koşullarda liberal burjuva hukuk ilkelerine uygun "tarafsız" bir karar alınması mı bekleniyordu?

(AKP+MHP ve çeşitli milliyetçi ve muhafazakar siyasi güçler ve politika ile bağlantılı tarikatlar bugün Türkiye'de önemli bir ideolojik hegemonyaya sahipler)…

Sosyalist Partilerde Demokratizm

Sosyalist partilerin böyle bir aymazlık gösterip demokratizme teslim olması dikkat çekici bir durum. 2010-2017 arasında Türkiye'de devletin hakim sınıflar arasında el değiştirdiği önemli bir siyasi değişim yaşandı, askeri-bürokratik zümre ve onun müttefiki olan işbirlikçi-tekelci büyük burjuvazi devlet üzerindeki hakim konumlarını yitirdiler. Bu değişim işçi sınıfının ve halkın karşılarındaki düşman güçleri daha net görebileceği yeni bir durum yarattı.

Bu ikili içinde kökleri eskiye dayanan askeri-bürokratik zümre tümüyle tarih sahnesinden silinmiş oldu. İşbirlikçi-tekelci büyük burjuvazi, siyasi ve ekonomik çıkarları hala ABD ve Batılı mali sermaye güçleri ile en fazla iç içe geçmiş olan sınıftır ve Türkiye'nin mali-ekonomik alanda en güçlü ve en etkili burjuva tabakasını oluşturuyor. İşbirlikçi-tekelci büyük burjuvazi bugün Türkiye üzerindeki askeri, mali ve ekonomik sömürü ve boyunduruğun asıl toplumsal dayanağı olan sınıftır.

Bunların yerini temel olarak orta burjuvazi aldı, bunların da küresel düzeyde çok güçlü ekonomik ve siyasi bağlarının bulunduğunu biliyoruz. Artık bu burjuva bölmesi devletin kumanda odasının başına geçmiştir. Bu herhangi bir hükümet değişikliği değildir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi temel olarak bu orta burjuvazi sınıfının yurtiçi uluslararası çıkarlarına hizmet etmektedir. 

Cumhuriyet tarihinde ilk defa devlet iktidarını ele alan orta burjuvazi devlet iktidarının avantajlarını görmüş ekonomik olarak palazlanmaya başlamıştır ve bu konumunu sürdürmek için tüm çabayı sürdürecektir. Merkez Bankası ve devlet sermayeli bankalar artık temel olarak bu sınıfın emrine girmiştir.

Böylesi önemli ve olağan dışı bir tarihi dönüm noktasında hukuk alanının siyasi alandan bağımsız kalmasını beklemek büyük bir aymazlık olacaktır. İşbirlikçi-tekelci büyük burjuvazinin ülke içinde ve ülke dışında sahip olduğu ittifaklarla bir restorasyon çabası içindedir ve yeniden devletin kumanda odasının başına geçmeyi talep etmektedir. Bugün geniş anlamda Atatürkçü ideolojinin gücünü asıl aldığı toplumsal sınıf işbirlikçi-tekelci büyük burjuvazidir.

AKP hükümeti en az 2010'dan itibaren özellikle çeşitli dengeci dış politika tercihlerine yöneldi. Bölgede küçük hegemon olma yönünde yeni dış politika, diplomatik ve askeri açılımlar yaptı. Bu nedenle, başta ABD ve Batı Avrupa ve bunlara bağlı medya tarafından liberal demokrasi ilkelerinden uzaklaşan bir ülke ve hükümet olarak damgalandı. Daha önce reformcu olarak göklere çıkarılan Erdoğan artık diktatör Erdoğan olarak hedef tahtasına koyuldu. İçerde buna uygun bir burjuva ve küçük burjuva ve radikal demokrat muhalefet doğal olarak şekillendi. Batı hegemonyacılığın aleti olan FETÖ asker+polis darbe girişimi ve Batılı ülkelerin FETÖ'cü suçlu ve kaçakları koruması, Türkiye'de muhafazakar-milliyetçi (Batı  liberalizmini eleştiren) Batı ve Amerikan karşıtlığını güçlendirdi. AKP hükümeti söyleminde buna uygun bir düzenleme yaparak Batı liberalizmini iki yüzlülükle eleştiren bir popülist söylem geliştirdi. Bu siyasi arka plan içerisinde Kavala veya Gezi davasında liberal burjuva hukuk ilkelerine uygun bir karar alınması mı bekleniyordu? Amerikan seçimlerinde Trump yandaşlarını meclisi zorla işgal etmeye kışkırttı. Bazı eylemciler ateşli silah bile kullandılar. Bence, eğer liberal çizgideki Demokratik parti iktidar gelmeseydi, ne ciddi bir soruşturma olurdu, ne de liberal bir yargılama olurdu.

Çözüm, işçi sınıfına dayanan sosyalist akımı güçlendirmek ve demokrasi ve anti-emperyalist mücadelede sosyalizmin önderliğini sağlamaktır.

Yorum Bırakınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.