CHP'nin Otokratik Tek Parti Döneminde Kürt Sorunu ve 16 Kürt İsyanı

Vural Birlik, Wuhan, ÇHC

Bu dönem, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1923'ten, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'nin[1] tek parti iktidarının sona erdiği 1950 yılına kadar olan dönemi kapsar. 1938'de Mustafa Kemal Atatürk öldü ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ise özellikle Milli Şef İnönü ve CHP'nin kilit mevkideki liderlerinin kararıyla 1946'da çok partili sisteme geçildi. 1950'de Demokrat Parti iktidara geldi ve CHP'nin tek parti iktidarı sona erdi. Askeri-bürokratik otokrasi rejiminde zayıf bir gedik açılmıştı fakat rejimin temel karakteri değişmeden kaldı.

Kemalizmi rehber edinen Türk hükümeti, Kürtlere karşı sistematik olarak Türkleştirme politikaları uygulayarak, Kürtleri asimile ederek ve Kürtlerin hükümet karşıtı isyanlarını sert bir şekilde bastırarak tek parti döneminde homojen bir Türk ulus devleti inşa etmek için muazzam çabalar sarf etti.[2] İstatistiklere göre, bu süreçte 18 silahlı isyan patlak verdi ve bu isyanlardan 16'sı Kürtler tarafından başlatıldı. Üç isyanın geniş kapsamlı etkileri oldu: 1925'teki Şeyh Said İsyanı, 1927 ile 1932 arasındaki Ağrı ayaklanmaları ve 1936 ile 1939 arasındaki Dersim İsyanı. (Daha sonra adı Tunceli olarak değiştirildi)   

Bu süreçteki Kürt isyanları, belirli bir dereceye kadar, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu'na ve geçmişteki özerk yaşamlarına dönük özlemleri ile birlikte Türkiye'nin yeni sosyal-politik sistemine dönük tepki ve yanlış anlamalarını ortaya koymaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Etnik-milli topluluklara karşı politikalar genellikle görece hoşgörülüydü.

Etnik-milli topluluklara karşı Osmanlı'nın Pan-İslamcı ideoloji ile biçimlenen politikaları, zaten Müslüman olan Kürtler üzerinde ulusal baskı hissi uyandırmamıştı ve ayrıca Kürtlerin kendi ulusal kimliklerini korumalarına izin verildi.

Dolayısıyla söz konusu dönemde Kürtler görece bağımsız bir toplumsal yaşama sahip oldular. Buna karşılık, yeni doğan Türkiye Cumhuriyeti, Kürtleri korkutan bir şekilde, açıkça Pan-Türkçü ve aşırı milliyetçi bir karakter taşıyordu. Lozan Anlaşması'nın 39. Maddesi, Türkiye'nin özel iletişim, ticaret, medya, yayıncılık, konferanslar vb. alanlarda Türkçe dışındaki dilleri kısıtlamayacağını öngörmekteydi ancak bu maddeye uyulmadı.

Cumhuriyetin kurulmasının ardından, Türk hükümeti, Kürt dilini yasaklamıştır. Bunun dışında, doğuda görevli birçok Kürt devlet yetkilisi görevden alınmış yerine Türkler atanmış, "Kürt" ve "Kürdistan" kelimelerini içeren tüm haritalar ile belgeler kaldırılmış, doğudaki kent ve kasabaların, hatta köylerin Kürtçe isimleri, Türkçe ile değiştirilmiştir.

Dahası, Kürtlerin çoğunluğu Sünni İslam inancına sahipti ve Osmanlı Halife'sini tanıyorlardı. Kürtlerin gözünde Halife, çok yüce ve kutsal bir konuma sahipti. Türkiye Cumhuriyeti 1923'te kuruldu ve Mart 1924'te Halifeliğin kaldırıldığı ilan edildi. Bu karar, muhafazakar Kürtleri şok etti. Onlar, ulusal bağımsızlık savaşının Osmanlı saltanat rejimini kurtarmak için verildiğini düşünmüşlerdi ancak yeni Türk hükümeti, Osmanlı'nın belirli kalıntılarını ortadan kaldırmak için radikal bir içerikte seküler ve milliyetçi politikalar benimsedi, halkın İslamî yaşam biçimini altüst etti.

Şu söylenebilir, Kemalizmin imza attığı siyasi ve kültürel devrim, geniş kitlelere ulaşmada başarısız olmuştu.[3] 1924'te Mustafa Kemal tarafından Halifelik sisteminin kaldırılması, Kürt isyanlarının tetiklenmesinde anahtar bir rol oynadı.[4] Bazı uzmanlar, Şeyh Said liderliğindeki isyanın, aslında ulusal değil dinsel bir direniş olduğu görüşündedir.[5]

Kemalist milliyetçi ideologlara göre bu isyan İngiliz ajanlarının Türkiye'deki yeni rejimi istikrarsızlaştırmak için teşvik ettiği bir komploydu. Kemalist milliyetçi ideologlara göre aslında isyanlar yeni hükümetin eski feodal üstyapıya karşı mücadelesi olarak görülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından, Türk hükümeti, idari yapıda merkezileşmeyi güçlendirme yönündeki politikaları sürdürdü ve Kürt aşiret liderlerinin çıkarlarına aykırı olarak yereller üzerinde kontrolünü artırdı. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ortaya çıkan Kürt isyanlarının doğası, kapsamlı merkezileşme politikalarına karşı bir direniş eksenindeydi.[6]

Şeyh Said İsyanı-1925

3 Mart 1924'te Türk hükümeti, Saltanatın kaldırıldığını ilan etti ve son Osmanlı Padişahı ve Halife Vahdettin'ten (VI. Mehmed) 24 saat içinde ailesiyle birlikte ülkeyi terk etmesi istendi. Aynı gün, Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırıldı ve dini okullar kapatıldı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu).

Nisan 1924'te kadılık ve dini mahkemeler kapatıldı. 1925'te tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Tüm bu adımlar, Kürtler dahil tüm Türkiye halkını şaşırttı ve akabinde ülke genelinde Halifelik sisteminin geri getirilmesi için kampanyalar başladı. 1924'te Kürt İstiklal Bağımsızlık Komitesi, Bitlis'te isyan başlattı ancak kısa bir süre sonra bastırıldı.

Şubat 1925'te Piran'da (Dicle olarak adı değişti)  bir Kürt aşiret reisi olan Şeyh Said, isyan başlattı ve cihat yoluyla laik hükümeti yıkmak ve hilafet sistemini geri getirmek için Kürtlere çağrı yaptı. Şeyh Said, Sultan Abdülhamit'in en büyük oğlu Mehmet Selim Efendi'yi yeni halife olarak seçti. İsyancılar, bir üst komite kurdular. Bu komitenin üyeleri arasında eski Osmanlı askerleri de bulunuyordu. İsyanın liderlerinin çoğu, merkezi Erzurum'da olan Özgürlük (Azadi) isimli Kürt milliyetçisi bir örgüttendi. Cibran aşireti lideri Halil Bey de bu isimlerden biriydi.

Şeyh Said, 14 Şubat 1925'te Darahani'yi (Bingöl Genç ilçesi olarak adı değiştirildi)  Kürdistan'ın başkenti ilan etti. İsyancılar, sadece bir ayda Türkiye Kürdistan bölgesinin üçte birini ele geçirdiler. Mart ayının ortasında, Bingöl, Siirt'in kuzeyi ve diğer yerleri ele geçirdiler. Daha sonra 14 bölgeyi daha ele geçirdiler. Lice, Muş ve diğer bölgelerdeki Kürt aşiretleri birbiri peşi sıra ayaklanmaya katıldılar. Bu gelişmeler üzerine Türk hükümeti, ülkenin doğu bölgelerinde hemen sıkıyönetim ilan etti. 1925 yılı 3 Mart'ta TBMM'de Takrir Sükun Olağanüstü Hal Kanunu kabul edildi ve hükümete iki yıl süreyle sınırsız baskı yetkileri verildi.

Bununla beraber, Ankara'da özel bir mahkeme kuruldu ve bu mahkemeye doğudaki isyana katıldığından şüphelenilenleri hızlıca yargılama ve hemen ölüm cezaları verme görevi verildi.[7]

Türk Hükümeti: isyanın amacı Türkiye'den toprak koparmak ve Iraklı Kürtlerle birleşmek

Türk hükümeti, Şeyh Said ve takipçilerinin "dinci fanatikler" olduğunu belirtti. Hükümet, isyanın devlet egemenliğine ve ulusal çıkarlara aykırı olduğunu belirterek kınadı. Hükümet ayrıca, isyanın amacının Türkiye'den toprak koparmak ve Iraklı Kürtlerle birleşme olduğunu öne sürdü.[8]

İsyanı bastırmak üzere askerler bölgeye sevk edilirken, hükümet bazı Kürt aşiretlerini kendi tarafına çekmek için girişimler başlattı ve Kürtlerin kendi içinde bölünmeler yaratmaya çalıştı. Nisan ayının başında Türk ordusu, geniş kapsamlı bir saldırı başlattı. Akrabalarının ihaneti sonucu Şeyh Said ile birlikte aralarında Şeyh Ali ve Şeyh Abdullah'ın da bulunduğu diğer 24 önemli lider yakalandı. İsyana katılan birçok kişi, Suriye gibi komşu ülkelere kaçtı.

Türk hükümeti, isyancıları yargılamak için özel bir mahkeme (muhalefeti hızlı ve sert bir şekilde cezalandırmak için 1923'te kurulan mahkeme) kurdu. Şeyh Said ve 52 arkadaşı 30 Haziran'da idam edildi. İsyan sırasında, yaklaşık 206 köy zarar gördü, 8758 ev yıkıldı ve 15 bin 200 kişi öldürüldü.

Şeyh Said isyanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sonrasında Kürtler tarafından gerçekleştirilen ilk büyük direnişti ve Türk hükümetinin Kürt politikaları üzerinde olduğu gibi, Kürt ulusal hareketleri üzerinde de büyük psikolojik etkisi oldu. İsyanın bastırılmasının ardından, Türk hükümeti, Kürt ayrılıkçı faaliyetlerine dönük olarak alarma geçti ve bu faaliyetleri kısıtlamak için bir dizi kapsamlı önlem aldı.

Kapsamlı Önlemler ve Göçe Zorlama politikası

Birincisi, merkezi hükümet organları, Kürt bölgesi üzerindeki kontrolünü daha da güçlendirdi. Bu bölgeye yaklaşık 80 bin asker konuşlandırıldı ve sıkıyönetim uygulandı.

İkincisi, Türk hükümeti, Kürtleri başka bölgelere göndermeye başladı. 1925'ten 1928 yılına kadar, yaklaşık 1 milyon Kürt göç ettirildi ve on binlerce insan yollarda hayatını kaybetti.[9]

Üçüncüsü, Türk hükümeti, Kürt milliyetçi faaliyetlerini baskılamak için bir dizi sert önlem aldı. Kürt isyanı sırasında, hükümet, Takrir-i Sükûn Kanunu'nu çıkarmıştı, ulusal güvenliği ve toplumsal düzeni tehdit eden her tür faaliyete karşı mücadele yetkisini Meclis'ten aldı. Ulusal güvenliğe zararlı olduğu düşünülen tüm örgütlenmeler ve yayınlar yasaklandı; işçi sendikalarının kurulması yasaklandı, Terakkiperver İlerici Cumhuriyet Fırkası[10] ve çeşitli Kürt örgütleri kapatıldı; geleneksel Kürt kıyafetlerinin giyimi yasaklandı. 7400 Kürdün tutuklanması ve 660 Kürdün idam edilmesinin ardından 1927 yılında İstiklal Mahkemeleri kapatıldı. 25 Haziran 1927'de, 1164 Sayılı  Genel Müfettişlik Kanunu, Mecliste kabul edildi ve bu kuruma yargı üzerinde otorite yetkisi ile gerektiği durumda bölge sakinlerini sürgün etme yetkisi verildi.

Tunçay'a göre 29 milletvekili Terakkiperver İlerici Cumhuriyet Partisi'ne milletvekili katılmıştır. Partiye katılan milletvekillerinin listesi: Ali Fuat Cebesoy (Ankara), Osman Nuri Özpay, Necati Kurtuluş (Bursa), Feridun Fikri Düşünsel (Dersim), Cafer Tayyar Eğilmez (Edirne), İhsan Hamit Tiğrel (Ergani), Sabit Sağıroğlu (Erzincan), Halet Sağıroğlu (Erzurum), Münir Hüsrev Göle, Rüştü Paşa (Erzurum), Halil Işık (Ertuğrul), Miralay Arif Bey (Eskişehir), Zeki Kadirbeyoğlu (Gümüşhane), Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Kâzım Karabekir, İsmail Canbulat, Refet Bele (İstanbul), Hoca Kâmil Efendi (Karahisar-ı Sahip), Abdullah Hulusi Zarplı (Karesi), Halit Akmansü (Kastamonu), Ahmet Şükrü Bey (Kocaeli), Abidin Bey (Manisa), Ahmet Besim Özek (Mersin), Ahmet Faik Günday (Ordu), Halis Turgut (Sivas), Bekir Sami Kunduh (Tokat), Ahmet Muhtar Cilli, Mehmet Rahmi Eyüboğlu (Trabzon).

Partinin kuruluşunun hemen ardından 6-7 mebus daha Halk Fırkası'ndan istifa etmiş, ancak (eldeki belgelerden anlaşılabildiği kadar) Partiye girmemiş bağımsız milletvekili olarak kalmıştır

Kasım 1928'de hükümet, Arap alfabesinin yerine Latin alfabesini kabul etti. Bu kararla birlikte, Türkçe'nin arınıp sadeleştirilmesi ve yaygınlaştırılması çalışmaları başlatıldı. 1932'de Türkçeyi teşvik etmek, ulusal dili arıtıp sadeleştirmek ve dildeki yabancı unsurları ortadan kaldırmak için Türk Dil Kurumu kuruldu. Türkçe Batılılaştırılırken, Arapça ve Farsça birçok sözcük konuşulan dilden çıkarıldı.

Dördüncüsü, isyan, Musul sorunu üzerinde etkili oldu. Türkiye'nin Kürt isyanlarını bastırması, Irak Musul'daki birçok Kürt aşiretinin, Türkiye'ye katılmak yerine Irak'ta kalmaya karar vermesine neden oldu. Ayrıca, bu durum, Milletler Cemiyeti'ne bağlı Musul Komisyonu'nun yayınladığı raporları etkiledi.[11] Beşincisi, isyanın ardından, Türkiye'deki Kürt hareketleri, Osmanlıcı ve dinsel özelliklerini yitirerek saf milliyetçi hareketlere dönüştü.[12] Altıncısı, çok sayıda Kürt, Suriye'ye kaçtı ve buraya yerleşti. Suriye'ye göç, bu ülkede "devletsiz Kürtler" sorununu ortaya çıkardı.

Ağrı Dağı İsyanı (1927-1932)

Dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen Kürt milliyetçi çevreleri, Ağustos 1927'de Lübnan'da bir konferans düzenledi ve Hoybun[13] örgütünü kurdu. Bu konferansta Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt İstiklâl Komitesi ve Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti'nden katılımcılar yer aldı. Ağrı isyanı, Ermeni milliyetçisi Taşnak örgütü ile Sovyetler Birliği destekli Uluslararası Azınlık Hareketleri Cephesi'nin de desteğini kazandı. Konferansta, Ermenistan-Türkiye sınırında bulunan Ağrı Dağı'nda isyan başlatma kararı alındı ve Bitlis doğumlu İhsan Nuri Paşa (1896-1976) isyana komutanlık yaptı. İsyan ordusu, Kürdistan için bağımsızlık ilan etti ve Van Gölü çevresindeki Bitlis ve Van gibi bölgeleri 1928'de işgal etti. Ertesi yıl, isyan ordusu Ağrı Dağı'ndan kuzeydeki Van Gölü Bitlis'e kadar geniş bir alanı kontrol altına aldı ve İbrahim Paşa yönetiminde bir hükümet kurdu. Mayıs 1930'da Türk hükümeti, isyanı bastırmak üzere 60 bin asker ile 100 savaş uçağını bölgeyi sevk etti.

Bir süre sonra isyan bastırıldı. Nuri Paşa, İran'a kaçtı (ve 1976'da İran'da öldü). İsyana liderlik eden birçok isim tutuklandı ve idam edildi. Yaklaşık 100 Kürt aydın, torbaya koyularak Van Gölü'ne atıldı. Ağustos 1930'da Başbakan İsmet İnönü[14], şunu söyledi: "Yabancı güçler tarafından teşvik edilen doğudaki isyan, beş yıl sürdü ancak şu an çöküş aşamasında. Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur." dedi.[15]

İsyanın bastırılmasında, Türkiye hükümeti İran ile işbirliği yaptı. Türkiye, daha önce İran'a ait olan Ağrı Dağı'nın doğu bölgesini İran'a geri verme konusunda söz verdi. Buna karşılık, İran, Türk ordusunun isyancıları kuşatmak ve İran'a geri çekilme güzergahlarını kesmek için İran topraklarına girişine izin verdi. Bu iki ülke, 23 Ocak 1932'de bir sınır anlaşması imzaladı ve mevcut sınırları belirledi. Sınır anlaşması dışında, iki ülke, aynı gün dostluk ve hakem kurulu anlaşmalarına da imza attı.

İsyan sırasında, Türk hükümeti, Takrir-i Sükûn Kanunu ile özel mahkemeleri yeniden düzenledi. Hükümet ayrıca, 1930 yılında, isyan bölgelerinde herhangi bir örgüt ya da kişi tarafından isyancıları öldürmek ya da yakalamak amacıyla yapılan herhangi bir eylemin 20 Haziran'dan 10 Aralık tarihine kadar suç sayılmamasını öngören 11850 Sayılı Yasa'yı çıkardı. Hükümet aslında orduya Kürtlere karşı açık şiddet kullanma izni vermişt.

30 Ağustos 1930'da İşçi ve Sosyalist Enternasyonali, Türk hükümetinin Kürtler üzerinde uyguladığı katliamı kınadı ve şu ifadeleri kullandı: "Acımasız bastırma harekatı, Kürt halkının özgürlük için attığı adımları sınırlamak için yapılması gerekenin çok ötesinde orantısız şiddet uyguluyor."  Sosyalist Enternasyonal, birçok ülkeyi, Türk hükümetinin yaptığı katliam konusunda kaygılı olmaya çağırdı.[16] Hindistanlı milliyetçi lider Nehru da, Türk hükümetini eleştirerek "Kısa bir süre önce bağımsızlıkları için savaşan Türkler, şimdi bağımsızlık isteyen Kürtleri eziyor. Ne kadar tuhaf! Kendini koruma amaçlı milliyetçilik, saldırgan bir hale dönüşüyor" dedi.[17]

İsyanın ardından, Türkiye, asimilasyon politikalarının uygulanmasına hız verdi. 5 Mayıs 1932'de, Türk hükümeti, Kürtleri sürgün etmek ve Kürdistan'ı dört bölgeye bölmek için bir yasa çıkardı. Sağlık, malzeme, kültür, siyaset, strateji, kamu düzeni ve diğer nedenlerle, dördüncü bölgede tüm Kürtlerin göçe zorlandığı bir yasak bölge kuruldu.[18] Söz konusu yasaya göre, çok sayıda Kürt, İç Anadolu ve diğer bölgelere göçe zorlanırken, Türkler de Kürdistan'a yerleştirilecekti. Dahası, Kürt göçmenler, yerel nüfusun onda birinden daha fazla olamayacaktı. Anadil olarak Türkçe konuşmayan etnik gruplar, ne kendi köy, kasaba ve şehirlerini ne de meslek ve emek örgütlerini kurabileceklerdi. 1932 kışında, milyonlarca Kürt, Türk askerleri eşliğinde evlerinden çıkarılarak sürgün edildi. Bu yasanın, nüfus yapısı üzerinde çok ciddi bir etkisi oldu ve Kürt aşiret ağaları ile şeyhlerin rollerini zayıflattı. Yasanın uygulandığı gün, resmiyette Kürtler "Dağlardaki Türkler" ya da "Doğu Türkleri" olarak adlandırıldı.[19] 1930'larda halk arasında Kürtçe konuşmak ceza konusuydu. Her kelimenin cezası beş kuruştu (Türkiye'de para birimi).

2.2.3 Dersim İsyanı (1937-1938)

Dersim'deki Kürt halkı, merkezi hükümete karşı direnme geleneğine sahip bir halktı. Türkiye İçişleri Bakanlığı tarafından 1926'da yayınlanan bir raporda, bölgede sert önlemler alınması gerektiği vurgulandı. 1932'de İskan Kanunu'na göre, Dersim de Kürtlerin göçe zorlanması gereken iller arasındaydı. 13 Haziran 1934'te TBMM'de İskan Kanunu kabul edildi ve asimilasyon sürecine hız verildi. 25 Aralık 1935'te, 2884 Sayılı Kanun ile (Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun) Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi. Türk hükümeti, Dersim'deki Kürtlerin güçlü muhalefetine rağmen, ilde okullar açmaya, yollar yapmaya, askeri karakollar kurmaya ve Kürtleri sürmeye başladılar. 6 Haziran 1936'da Türk hükümeti, bölgede kontrolünü güçlendirmek için Dersim'e umumi müfettiş atadı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 1 Kasım 1936'da TBMM'de bir konuşma yaptı ve Dersim'deki Kürt sorunu için "Türkiye'nin en önemli iç sorunu haline geldi" ifadelerini kullandı.[20]

Mart 1937'de, bir Türk askerinin Kürt bir kadını tecavüz etmesi olayı nedeniyle, Dersim'de ciddi bir çatışma patlak verdi. Sonrasında hükümet, tepkiyi bastırmak için bölgede askeri birlikleri harekete geçirdi. Yerel aşiretler, Şeyh Seyit Rıza'yı, isyanın lideri olarak seçtiler. İsyan ordusu, kısa süre içinde Dersim, Bingöl ve Elazığ kentlerinin de içinde olduğu yaklaşık 200 km2'lik alanı kontrol altına aldı. Mayıs 1937'de Türk savaş uçakları, isyancıları bombaladı. Seyit Rıza, Eylül ayında tutuklandı ve kendisi ile birlikte iki oğlu ve bazı aşiret reisleri, Kasım'daki yargılamanın ardından idam edildiler. 1938'de Şubat ile Eylül ayı arasında Türk ordusu, bu bölgede kalan diğer Kürt militanları da tamamen bertaraf etti. İçişleri Bakanı, TBMM'de yaptığı konuşmada "Artık Kürt sorununa sahip değiliz, çünkü ordumuz bu haydutlara dersini verdi"[21] dedi. Türk hükümeti, isyana katılan tüm Kürtlerin, başka kent ve bölgelere sürülmesi talimatı verdi. IV. Umumi Müfettişlik tarafından hazırlanan resmi raporlara göre, Türk askerleri toplam 13 bin 160 sivili öldürdü ve 11 bin 818 kişiyi sürgüne gönderdi.[22] Bazı uzmanlar, yaklaşık 40 bin kişinin öldürüldüğünü öne sürmektedir.[23] Kürtler ise öldürülen kişi sayısının 70 bin olduğu iddiasındadır.[24] Birçok aşiret lideri, kuşatıldıktan sonra vurulmuş, kadın ve çocuklar ise yakılarak öldürülmüştür.[25] 11 Ağustos 1937'de, iki Iraklı Kürt siyasetçi İmam Kasım ve İsmail Hakkı, Irak hükümeti ile yabancı hükümetlere, Türkiye'nin Kürtler üzerinde uyguladığı imha politikalarına müdahale etmeleri çağrısını yaptı. İki siyasetçi, Türkiye'yi Kürtlere karşı zehirli gaz kullanmakla suçladı ve uluslararası topluma, Dersim'de ne olduğunu araştırmak üzere tarafsız ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir komite göndermeleri çağrısında bulundu. Birçok Kürt, Dersim'de yaşananları bir soykırım olarak tanımladı. 14 Ekim 2008'de Kürt PEN'i, Dersim isyanını bastırırken Türkiye'nin soykırım yaptığını öne sürdü.[26]

Öte yandan, Türk hükümeti, Dersim olayının çok abartıldığı görüşündedir. Mart 2011'de bir Türk mahkemesinin verdiği kararda, Dersim olayının soykırım olmadığı belirtildi.[27] Bazı akademisyenler, uluslararası hukuka göre, Dersim olayının bir soykırım olduğunu, çünkü Kürt dilini ve ulusal kimliğini yok etmeyi amaçladığını savunmaktadır.[28] Kasım 2011'de Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye adına Kürtlerden özür dilemiş ve 1936 ile 1939 arasında Türk ordusunun 13 bin 806 Kürdü öldürdüğünü söylemiştir.[29]

Dersim isyanının ardından, Türkiye'deki Kürt silahlı isyanları, hükümetin sert kontrol ve baskısı altında, uzun bir sessizlik dönemine girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Temmuz 1943'te Türkiye'nin doğu sınırında Kürt aşiret ağası Said Biroki, ayaklanma başlatmış ve otonomi talep etmiştir. Ancak, bu ayaklanma, bir aydan kısa bir süre içinde bastırılmıştır. Bundan sonra, 1980'lere kadar, Kürt silahlı direniş hareketleri olmamıştır.

Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sırasında, Mustafa Kemal, Kürtlerin bir ulus olarak varlığını tanımış ve Osmanlı ülkesinin Türkler ve Kürtlerin ortak vatanı olduğunu söylemişti. Dahası, Kürtlerin özerkliği olasılığından bahsetmişti. Ancak, bunu temel olarak savaşta Kürtlerin desteğini kazanmak için yapmıştı.[30] Cumhuriyet'in kurulmasının ardından, Mustafa Kemal, Kürtlere dönük politikasını hemen değiştirmiştir. Mustafa Kemal, Kürt isyanlarını bastırırken, sistematik ve kapsamlı olarak Türkleştirmeye girişmiştir. Onun Kürt politikası, Türk hükümetinin sonraki 90 yıl boyunca uyguladığı Kürt politikasının da sabit zeminini ve ana içeriğini oluşturmuştur. Yeni doğan Türk ülkesiyle ilgili Mustafa Kemal'in anlayışı ve onun modern bir Türkiye inşa etmek için attığı adımlar, Kürt politikalarını belirleyen bir anahtar faktördü. Bu politikaların temelinde Kemalizm yer alıyordu. Mustafa Kemal ve takipçilerine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküşü, onun batı uygarlığı karşısındaki geriliğinden kaynaklanmaktaydı.  Halkı yapıştıracak bir gücün yokluğu ve çok dinli yapı, Türkiye'nin ilerlemesinin önündeki iki engeldi. Modernleşmeyi başarmak ve uygar ülkeler seviyesine ulaşmak için, Türkiye, seküler bir cumhuriyet ve homojen bir ulus-devlet kurmak zorundaydı. Egemenlik, tüm yurttaşlara ait olmalıydı ve yeni ülkede ulusal kimlik, etnik, ulusal ve dinsel farklılıklar olmadan oluşturulmalıydı. Türkiye, sadece bu yolla birliğini sağlayabilir ve toprak bütünlüğü ile birliğini sürdürebilirdi. Bu tür milliyet ya da ulusa, Türkiye'nn çoğunluğunu oluşturan Türkleri temel alarak ulaşılabilirdi. Sonuç olarak, Türkleştirme politikası, yerleşik hale geldi ve Türkiye'deki en kalabalık azınlık olan uygarlaşmamış Kürtlerin asimilasyonu, bu politikaların başarısının anahtarı haline geldi. Dolayısıyla, hükümet, Türkiye'nin tarihini yeniden inşa etmeli, Türk dilini yaygınlaştırmalı ve Türk kültürünü teşvik etmeliydi. Türk tarihini yeniden şekillendirmek ve Kürtler ile diğer azınlıkları Tük ulusal tarihi çerçevesinin içine yerleştirmek için 1925'te Türk Tarih Kurumu kuruldu. TTK'nın Türk ulusunun tarihini yeniden inşa etmek amaçlı yoğun çabalarıyla, Türk hükümeti, Türk ulusunun uygarlaştığı ve Mustafa Kemal'in askerleri gibi Kemalist elitlerin de uygarlaşmanın sembolü olduğunu anlayışını inşa etti. Doğal olarak, Kürtler, uygarlaşmamış ve uygarlaştırılması gereken bir ulus olarak tarif edildi. Kürt isyanları, Mustafa Kemal'i, bir ulusal devlet inşasını hızlandırmaya itti ve Türk elitlerinin Kürtlerle ilgili izlenimini derinleştirdi: Onlar yabanilerdi, ekonomik olarak yoksul ve dini olarak fanatiklerdi, geleneksel aşiret yapısına dayanıyorlardı; Kürdistan, hırsızlar ve feodal hurafelerin yaygın olduğu çorak çalkantılı bir bölgeydi; bu yüzden onların varlıkları Türkiye'nin toprak bütünlüğüne dönük bir iç tehditti; Kürtler ve Kürdistan sadece sert önlemlerle uygarlaştırılabilirdi. 1925'te İçişleri Bakanı, Şeyh Sait İsyanı hakkında bir rapor sundu. Raporda, Kürt bölgelerinin sömürgeci yolla yönetilmesi ve zorunlu iskan politikasıyla Türkleştirilmeleri öneriliyordu. Mustafa Kemal, şu ünlü sözü dile getirmiştir: "Medenî olmayan insanlar medeni olanların ayakları altında kalmaya maruzdurlar".[31] Mustafa Kemal'in en yakın arkadaşı ve halefi Mustafa İsmet İnönü, bir konuşmasında "Biz samimi milliyetçileriz ve milliyetçilik bizi birleştiren yegane faktördür. Türklerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu ülkede, başka hiçbir etmenin böyle bir etkisi yoktur. Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, Türkiye'de yaşayan ve Türk olmayanları Türkleştirmeliyiz. Türklere ve Türkçülüğe karşı olan herkesi yok edeceğiz" demiştir. Kemalizm'in önde gelen düşünürlerinden ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, resmi konumlarını daha açık ifade etti ve "Arkadaşlarım ve muhaliflerim dinlesin. Bu benim katî görüşümdür: Türkler, bizim ülkemizdeki tek Tanrı ve ülkemizin tek sahibidir. O sahte Türkler, Türkiye'de sadece tek bir hakka sahiptir, o da hizmetçi ve köle olmaktır." demiştir.[32]

Kürtlerin ulusal kimliklerini unutmaları için, Türk hükümeti bir dizi önlem almıştır. Bu önlemlerden en önemlisi, Kürtlerin azınlık statüsünü tanımayı reddetmek, ulusal hafızalarını silmeye ve Kürdistan'ıni Kürt niteliğini ortadan kaldırmaya çalışmak olmuştur. Resmi söylemde, Kürtler, artık özel bir etknik grup ya da "kardeş millet" olarak değil, "Dağlardaki Türkler" olarak yer almış. Türk hükümeti tarihçilere, Kürtler için tarihi yeniden inşa etmeleri ve onları Türk milletinin parçası haline getirmeleri talimatını vermiştir. Yeni tarih görüşü, Kürtlerin aslında "dağda yaşayan", Türk niteliklerini ya da köklerini unutmuş olan gerçeğin kendilerine anlatılmasına ihtiyaç duyan Türkler olduklarını öne sürmüştür.[33] Türk Tarih Kurumu tarafından düzenlenen ve 1936 yılında yayınlanan Türkçe Sözlük'te, Kürtler şu şekilde tanımlanmıştır: Türkiye, Irak ve İran'da yaşayan ve kökeni Türk olan bir topluluk adı ve bu topluluktan olan kimse. Çoğu dillerini değiştirmiş olup, şu an bozuk bir Farsça konuşmaktadır.

Bunlarla birlikte, Kürtçe, geleneksel kıyafetler, Kürt halk müziği ve Kürt kültürüne ait diğer şeyler yasaklandı. Osmanlı döneminde yaygın olarak tanınan ve kullanılan "Kürdistan" kelimesi, tüm haritalar ve resmi dokümanlardan çıkarıldı. Kürtçe isimli kasaba ve köylere, Türkçe isimler verildi. Kürtlerin varlığını gösteren tarihsel yerler ve anıtlar, yok edildi. Türkiye'nin kuruluşunun ardından, çok sayıda yerin ismi değiştirildi. Çoğu örnekte, özellikle Doğu Karadeniz'in kıyı bölgeleri ile Doğu Anadolu Bölgesi'nde, azınlıkların yaşadığı yerlerin isimleri, Türkçe isimlerle değiştirildi. Bazı uzmanlar, Türkiye'de sayısız yerin isminin değiştirildiğini söylemektedir. Bunlar arasında, daha önceki ismi Rumca olan 4200, Kürtçe olan 4000, Ermenice 3600, Arapça 750, Süryanice 400, Gürcüce 300, Lazca 200 ve diğer dillerde 50 yer bulunmaktadır.[34] Türkiye'nin resmi kurumu olan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu'nun yayınladığı istatistiklere göre, köyler, kasabalar, kentler ve yerleşim yerlerinin de aralarında bulunduğu toplamda 12 bin 211 yer ismi değiştirildi.[35] Tunceli (eski adı Dersim)[36], Gaziantep (eski adı Dilûk), Urfa (eski adı Riha), Hakkari (eski adı Çolamerg), Diyarbakır (eski adı Amed), Batman (eski adı Èlih) ve diğer kentlerin isimleri değiştirildi. Tarihte Piran olarak bilinen bir bölgenin ismi, Dicle olarak değiştirildi.[37] Hükümet, "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Bir Türk dünyaya bedel" ve "tek dil, tek millet, tek bayrak" gibi sloganlarla büyük bir kampanya başlatıldı.


[1] CHP, Mustafa Kemal tarafından 9 Eylül 1923'te kuruldu ve ilk ismi Halk Partisi idi. 10 Kasım 1924'te, Cumhuriyet Halk Partisi adını aldı. Türkiye'nin en eski partisi olarak, politik yaşamda çok önemli bir rol oynadı. Partinin temel ideolojisi Kemalizmdir.

[2] Svante E. Cornell, Türk Siyasetinde Kürt Sorunu, Kış 2009, s. 77 (The Kurdish Question in Turkish Politics, Orbis, Vol. 45:1)

[3] Svante E. Cornell, Türk Siyasetinde Kürt Sorunu, Kış 2009, s. 77 (The Kurdish Question in Turkish Politics, Orbis, Vol. 45:1)

[4] Svante E. Cornell, Türk Siyasetinde Kürt Sorunu, Kış 2009, s. 79 (The Kurdish Question in Turkish Politics, Orbis, Vol. 45:1)

[5]Mehrdad Izady, Kürtler: Bir El Kitabı, s. 38 (The Kurds: A Concise Handbook, Taylor & Francis, 1992).

[6] Svante E. Cornell, Türk Siyasetinde Kürt Sorunu, Kış 2009, s. 79 (The Kurdish Question in Turkish Politics, Orbis, Vol. 45:1)

[7] Kürt ayaklanmasının bastırılmasının ardından Türk hükümeti, Mart 1927'de Takrir-i Sükûn Kanunu'nu yürürlükten kaldırıp ve İstiklal Mahkemeleri'ni kapattı.

[8]Quanan Ha & Shuqing Zhou, Türkiye'de Siyasal Demokratikleşme Üzerine Araştırma, (Research on Political Democratization in Turkey, Shanghai Joint Publishing, 2010, s. 28.

[9]Gérard Chaliand, Devletsiz Bir Halk: Kürtler ve Kürdistan (A People Without a Country: The Kurds and Kurdistan, s.54).

[10]Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın içinde, Kurtuluş Savaşı'na katılmış bazı ünlü generaller ve yetkililer yer alıyordu. Sekülarizme karşılardı ve İslam'ın Türkiye'yi kurtaracak tek yol olduğunu savunuyorlardı. 3 Haziran 1925'te, Türk hükümeti, bu partiyi yasadışı ilan etti ve kapattı.

[11]Mehrdad R. Izady, Kürtler: Bir El Kitabı, s. 38 (The Kurds: A Concise Handbook).

[12]Mehrdad R. Izady, Kürtler: Bir El Kitabı, s. 38 (The Kurds: A Concise Handbook).

[13] Bağımsızlık adıyla da bilinen bir Kürt milliyetçi örgüttür. Ekim 1927'de Lübnan'da kurulmuştur. Üyelerinin çoğu Türkiye kökenli aydınlardır. İlk başkanı Celadet Ali Bedirhan'dır ve genel merkezi Suriye'nin Halep kentindedir.

[14] Türk askeri strateji uzmanı ve politikacı İsmet İnönü (1884~1973), Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanıdır (1938~1950) ve Mustafa Kemal döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci ismidir. İzmir'de doğmuş ve İstanbul'da Askeri Akademi'den mezun olmuştur. Mustafa Kemal'in sadık bir destekçisi olarak, 1920'de Mustafa Kemal önderliğinde yapılan kurtuluş savaşına katılmış ve TBMM'de milletvekili olarak görev almıştır. TBMM hükümetine bağlı ordunun genelkurmay başkanlığını da yapmıştır. 1922'de dışişleri bakanı olmuştur. 1923'te Cumhuriyet'in ilanının ardından, iki kez Başbakan seçilmiştir. Mustafa Kemal'in 1938'deki ölümünün ardından hem Cumhurbaşkanı hem de CHP'nin hayat boyu genel başkanı olmuştur. CHP, 1950'deki genel seçimde yenildi ve İnönü muhalefet partisinin lideri oldu. 1960'da Menderes'in Demokrat Parti'sini deviren askeri darbenin ardından, İnönü üç kere kabineye liderlik etmiştir (1961~1965) ve ekonomik inşa planını uygulamıştır. 1972'de CHP'den ayrılmış ve 25 Aralık 1973'te hastalık sonucu ölmüştür.

[15]Milliyet gazetesi, 31 Ağustos, 1930.

[16]Gérard Chaliand, Devletsiz Bir Halk: Kürtler ve Kürdistan, s. 57 (A People Without a Country: The Kurds and Kurdistan)

[17]Jawaharlal L. Nehru, Dünya Tarihine Bakışlar, Cilt 2, Allabad, 1935, s. 1108.

[18]Hawar, No. 8, 1934.

[19] Kürt Dosyası, s. 29, (The Kurdistan File)

[20]M. A. Hasretyan, Türkiye'de Kürt Sorunu (1918-1940), Berlin: Wesanen, lnstituya Kurdi, 1995, s. 262.

[21] Kürt Dosyası, s. 29, (The Kurdistan File)

[22]Radikal, 19 Kasım, 2009

[23]David McDowall, Modern Kürt Tarihi, s. 209, 2002 (A Modern History of the Kurds, I. B. Tauris).

[24]Dersim 38 Konferansı, http://www.pen-kurd.org/almani/haydar/Dersim-PresseerklC3A4rungEnglish.pdf

[25] Türkiye'de Dersim İsyanının Bastırılması (1937-38), http://www.hum.uu.nl/medewerkers/m.vanbruinessen/publications/Dersim_rebellion.pdf

[26]Dersim 38 Konferansı, http://www.pen-kurd.org/almani/haydar/Dersim-PresseerklC3A4rungEnglish.pdf

[27] "Türk Savcı 'Soykırım' İddiasını Duymayı Reddetti", Hürriyet Daily News, 14 Mart 2011 (Turkish Prosecutor Refuses to Hear Dersim 'Genocide' Claim).

[28]George J. Andreopoulos ed., Soykırımın Kavramsal ve Tarihsel Boyutları (Conceptual and Historical Dimensions of Genocide, University of Pennsylvania Press, 1994, s. 141-170.)

[29] "Türk Başbakanı 1930'lardaki Kürt katliamları için özür diledi", 23 Kasım 1923, 2011 ("Turkish PM Apologizes over 1930s Killings of Kurds", Associated Press).

[30]David McDowall, Kürtlerin Modern Tarihi (A Modern History of the Kurds, I. B. Tauris, 2000, s. 196).

[31] Atatürk'ün 10 Ekim 1925'te Türk Ocağı'ndaki Konuşması (Atatürk's Speech in the Turkish Hearth in Akhisar on 10 October, 1925), Atatürk, 2006, s. 668.

[32]Milliyet, 16 Eylül, 1930.

[33]Robert Olson ed., 1990'larda Kürt Milliyetçi Hareketi, s.13 (The Kurdish Nationalist Movement in the 1990s, The University Press of Kentucky, 1996)

[34]Sevan Nişanyan, "Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Değiştirilen Yer Adları", Istanbul: TESEV Demokratikleşme Programı, 2011, 12 Ocak 2013'te alınmıştır.  http://en.wikipedia.org/wiki/Geographical_name_changes_in_Turkey.

[35] Balkanlar'da İslam Medeniyeti İkinci Uluslararası Sempozyumu Tebliğleri, Tiran, Arnavutluk, 4-7 Aralık 2003, Istanbul: İslam Tarihi Araştırma Merkezi, http://en.wikipedia.org/wiki/Geographical_name_changes_in_Turkey

[36] 2012'de Dersim Olayları (1937-1938) ve Sonrasında Yaşananlar Nedeniyle Oluşan Mağduriyetlerin Giderilmesi İle İlgili Alt Komisyon Kurulması Kararı alındı.

[37] Türkiye'de coğrafi isim değişiklikleri (Geographical name changes in Turkey,  http://en.wikipedia.org/wiki/Geographical_name_changes_in_Turkey#cite_noteProceedings_of_the_second-26.

Yorum Bırakınız