mao - deng - jinping

Akademik Sosyalizm Akımı Toparlanıyor: Mao'dan Xi Jinping'e Çağdaş Çin'i İnşa Edenler

Aşağıda, bu toplantıdaki görüşleri sosyalist gözle değerlendiren bir yazıyı çevirdik. Amerika’daki Çin Diasporasının çabalarından biri olan Qiao Kolektifi bu tartışmada önemli bir rol aldı.

Aşağıda, bu toplantıdaki görüşleri sosyalist gözle değerlendiren bir yazıyı çevirdik. Amerika'daki Çin Diasporasının çabalarından biri olan Qiao Kolektifi bu tartışmada önemli bir rol aldı.

Çeviren: M. Yücel, Ö. Kulluk, Makale yazarı: Charles McKelvey

Bu haber Amerika merkezli radikal sol uluslararası Monthly Review dergisinde yayınlanmıştır.

Amerika merkezli Qiao Kolektifi (Çin) Araştırmaları Grubu sponsorluğunda Çin ve Sol üzerine bir sosyalist forum 18 Eylül 2021'de New York'ta düzenlendi. Qiao Kolektif, yüzyıl önce buraya gelen Amerika'daki Çin göçmen diasporasının aydınları ve aktivistleri tarafından Çin'in daha iyi tanınması ve emperyalizmin saldırgan tutumunu sergilemek amacıyla Ocak 2020'de kuruldu.

Qiao Kolektifi Araştırma Grubunun Yöneticisinin Açılış Konuşması

Qiao Kolektif'den Michelle, "ABD'nin Hibrit Savaşı" konulu Açılış konuşmasında, Çin'in tarihte öz toprağı olan, Hong Kong'un Çin'den kopartılmak istenmesi, Tayvan'daki Çinli ayrılıkçı milliyetçilerin desteklenmesi gibi yollarla emperyalist saldırganlığı teşvik ettiğini iddia etti. Tayvan'a uzun süredir verilen Amerikan ve Batı desteği, Çin'e karşı emperyalist saldırganlığın tarihidir ifadesini kullandı.

Kar amacıyla üretim yerine halkın maddi, manevi ve kültürel ihtiyaçlarını en kaliteli bir biçimde karşılamak için üretici güçlerin geliştirilmesini ve özgürleştirmesini iş edinen sosyalizm inşa süreçlerini bastırmanın emperyalizmin doğası ile uyumlu olduğunu savundu. Emperyalizm ile sosyalizm arasındaki bu tür bir doğal karşıtlık bulunuyor. Çinde, Çin göçmeni Michelle'in anlattığı gibi Çin'de yaşayan akrabalarıyla kesin bir biçimde doğruladığı gibi, halkın yaşam standartları açıkça yükseltildi. Bu tür başarılar bile dünyadaki sol tarafından görmezden geliniyor.

Michelle, ABD emperyalizminin şimdi bugünlerde Çin'i hedef aldığını ileri sürdü. Pasifik Okyanusu'nda ve Güney Çin Denizi'nde Çin tarafından kışkırtılmayan tek taraflı bir ABD askeri yığınağı var. Çin tehdidi gibi gerçek dışı bir propaganda bu askeri yığınağa eşlik ediyor.

Batı solu Çin karşıtı dayanaksız propagandayı destekliyor, öyle ki dünya çapında Çin karşıtlığı konusunda bir sol-sağ uzlaşması ortaya çıktı. Michelle'e göre, Çin, Küba, Venezüella, Kore ve İran ile ilgili tartışmalı iddialara destek veren "sol" utanç duymalı.

Dünya Solu, sosyalist ülkelerin mükemmel olmasını beklemek hatasına düşüyor, bu imkânsız, çünkü Mao'nun dediği gibi, emperyalizm ve sınıf farklılıkları, sosyalist bir devrimin zaferinden sonra hala sürmektedir ve bu durum sosyalizm yolundaki ülkelerdeki ileriye doğru gelişmeleri kısıtlıyor. Gelişmiş kapitalist Merkez ülkelerdeki sol, kapitalizmin hakim olduğu bugünkü dünyada sosyalizmi inşa etme gibi bu zor görevi üstlenen ülkelerden mükemmellik beklerken, bu solun kendisi emperyalist saldırganlığa karşı durmada görevini yapamıyor.

Çin Emperyalist Bir Güç Mü?

İlk panel sunumu Yan Hairong ve Barry Sautman tarafından "Çin, Sömürgecilik, Yeni Sömürgecilik ve Küreselleşmiş Birikim Tarzları" başlığı ile yapıldı. Yan Hairong, Hong Kong Politeknik Üniversitesi'nde ders veriyor; Sautman, Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde siyaset bilimcidir. Çin'in yeni sömürgeci bir güç olduğu iddialarına karşı konuştular. Bu tür iddialar, Çin'in Üçüncü Dünya ülkeleri ile ticari ilişkilerine dair yüzeysel bir bakışa dayanmaktadır, ancak daha yakından incelendiğinde, Çin'in Üçüncü Dünya ile ticaret ilişkisi modellerinin sömürge ilişkisinden tamamen ayrıldığı görülebilir. Çin'in Üçüncü Dünya ile ilişkileri tarihi sömürge fetihlerine dayanmamakta ve ırkçı ideolojilerle meşrulaştırılmamaktadır.

Üstelik Çin, Üçüncü Dünya'yı ekonomik olarak sömürmemektedir. Çin'in kendi ticaretinden elde ettiği kâr, ABD'deki %4'lük rakamın aksine, Milli Gelirin %1'ini oluşturuyor. 

Ayrıca, Çin'in denizaşırı ticaretinden elde edilen kârların çoğu, kapitalizmin merkez ülkeleri ile olan ticaretinden gelmektedir; Çin'in Üçüncü Dünya ile ticaretinden kâr sağlayıp sağlamadığı belirsizdir.

Çin'in dış yatırımları çoğunlukla bilgi ve teknolojidedir ve sömürge modelinde olduğu gibi hammadde ihracatına bağlı değildir. Çin yatırımları genellikle o ülkelerdeki sanayileşmeye katkıda bulunuyor, bu da yatırımların dünya ekonomisinde sömürge/yeni sömürge tarzı çevrede hakimiyet kurma ilişkisini pekiştirdiği sömürge ilişkisine aykırıdır. Ayrıca sömürgeci ve yeni sömürgeci ülkelerde olduğu gibi Çin'e beyin göçü de yoktur.

Çin, Üçüncü Dünya'nın sömürgecilik karşıtı mücadelelerini tarihsel olarak desteklemiştir ve Üçüncü Dünya ülkelerine kapitalist dünya ekonomisinden bir özerk gelişme yolu aramalarına saygı gösteriyor. Gerçekten de Çin'in uluslararası siyasi arenada gelişmekte olan ülkelerin büyük diplomatik desteğine ihtiyacı var. Bu ülkelerde rejim değişiklikleri yapma çabasında olan bir konumda değil.

Kişi başına servet ve kişi başına sermaye akışı gibi birçok istatistik veriye göre Çin, yarı-gelişkin gelişmekte olan bir ülkedir. Bu nedenle Çin, yalnızca yarı-çevre ve çevre ülkeler arasında lider bir devlet olmayı arzulayabilir. Batı medyası bir Çin sömürgeciliği/yeni sömürgeciliği söylemi kullansa da Çin'in bir sömürge gücü haline geldiğini hayal etmek bile mantıksız.

Çin Sosyalist Mi?

Yan ve Sautman, Çin'in 2000 yılına kadar orta ve küçük boy firmalarının %80'ini özelleştirdiğini anlattı. Ancak bu, Çin'de bazılarının "yarı-neoliberalizm" dedikleri şeyi oluşturuyor, fakat bu, Çin'in sosyalizmi terk ettiği anlamına gelmiyor. Devlete ait gelişkin teknoloji firmaları en büyükler arasında yer almaktadır ve tüm firmalar devletin belirlediği ekonomik amaçlara uymak zorundadırlar. Özel firmaların yüzde yetmişinde Komünist Parti'nin bir örgüt şubesine sahip. Çin'de hiçbir zaman toptan özelleştirme, devlet planlamasından vazgeçme veya devletin piyasadan çekilmesi söz konusu olmadı.

Tings Chak, Brezilya Sao Paulo ve Çin Şanghay'da yaşayan ve Tricontinental Enstitüsü'nün Sanat Bölümünü yöneten enternasyonalist bir aktivist ve sanatçıdır. Sunumunda, Çin'deki yoksulluğun azaltılmasını sağlayan Çin projesini anlattı. Tings Chak, yoksulluk sorununun, Çin'in dünyanın en yoksul on birinci ülkesi olduğu ve kadınlar arasında cehalet oranının %90 olduğu 1949'dan bu yana önemli bir sorun konumunda olduğunu kaydetti. Bu nedenle, yoksulluğun ortadan kaldırılmasındaki son büyük kazanımlar, Çin'in sosyalist projesinin tarihi bağlamı içinde görülmelidir.

Tings Chak, 2013'ten 2020'ye kadar olan çok boyutlu yoksulluğa son verme projesinin, ekonomik kalkınmanın tek başına yoksulluğun üstesinden gelemeyeceğinin kabul edildiği bir projedir. Yoksulluğun çeşitli farklı nedenleri kapsamlı bir biçimde araştırıldı. Kırsala giden yolların inşası, evlerin yenilenmesi ve internet erişiminin genişletilmesi dahil olmak üzere yüksek çaplı devlet yatırımları için yoksul nüfusa hedefli bir biçimde ulaşmak gerekiyordu, bunu yaptılar. 

Yoksulların içinde bulundukları koşulları öğrenmek için onların yanlarına gitmeniz gerektiğini benimseyen ÇKP, üç milyon kadar kadroyu üç ya da dört yıl yaşamaları için kırsal kesime gönderdi. Köylülerin kendi gerçekliklerini somut bir biçimde açıkça tartıştıkları, yoksul kişileri ve ihtiyaçlarını belirlediği köy köy gezerek değerlendirme toplantıları düzenlediler.

Mutlak yoksulluğa karşı mücadele eden Çin programı, köylülerin başrol oynadığı parti kadrolarını, köylüleri ve kadınları içeren taban demokrasisini harekete geçiren bir proje olarak yürütüldü. Yoksulluğun ortadan kaldırılması başlı başına bir amaç olarak değil, sosyalizm mücadelesinde bir aşama olarak görülüyordu. Tings Chak, dünya solunun bu projenin stratejilerinden öğrenebileceğini savundu.

Çin'de yaklaşık 850 milyon insan 20 yıl içinde yoksulluktan kurtarıldı. Onlara yiyecek ve giyecek garantisi, sağlık hizmetleri, ücretsiz eğitim ve barınma güvencesi veriliyor. Yoksulluğa karşı kazandığı zafer ve Çin'in Covid salgınını başarıyla kontrol etmesi nedeniyle, Çin Komünist Partisi bugün yüksek düzeyde bir halk desteğine sahip.

Sit Tsui (Jade Margaret), Çin Güneybatı Üniversitesinde, Çin Kırsal Yeniden Yapılanma Enstitüsü'nde doçenttir. Çin'de bankacılık ve birçok üretim dalında kamu mülkiyetini sürdürdüğünü ve tam da bu nedenle Yeni Soğuk Savaş'ın hedefi haline geldiğini savunuyor. Ayrıca, Covid 19 pandemiyi kontrol etmedeki başarısının, geleneksel Çin ilaçları konusundaki çalışmasına ve sosyalist Çin'in üç aşamalı olarak eğitimli gençliği kırsala gönderme konusundaki önceki deneyimine dayanarak bu işi başardı. Bu öğrenciler ve yeni mezunlar kırlardaki yerel köylü örgütleriyle birlikte çalışarak birçok sorunu çözdüler.

Kendisini Batılı Marksist-Leninist olmayan bir Lübnanlı-Brezilyalı olarak tanıtan Elias Khalil Jabbour, Rio de Janeiro Devlet Üniversitesi'nde ekonomi doçenti ve Çin sosyalizmi üzerine birkaç kitabın yazarıdır. Çin piyasa sosyalizminin sosyalizmin gelişiminde yeni bir aşama oluşturduğunu savundu. Özel şirketlerin arkasında dev büyük devlet şirketleri bulunuyor: 5G, Büyük Veri ve benzeri teknolojik yeniliklerle kapitalist dünya ekonomisini alt üst eden büyük devlet şirketleri özel şirketlere arka çıkıyor, bu durumda Çin ekonomisine kapitalist demek gülünçtür. Yapay zeka, sosyal sonuçları olan sorunlar gerekçe gösterilerek Çin'in sosyalist yapısı gözden kaçırılamaz. Çin'in piyasa sosyalizminin, dünyada bugün sosyalizmin çağdaş yüzü olduğunu savundu.

Çin ve Kapitalizmin İkinci Çelişkisi: Merkez-Çevre Çelişkisi

Virginia Teknik Üniversitesinde Siyaset Bilimi doçenti olan Bikrum Gill, son yetmiş yılda Çin'deki dönüşümlerin dünya çapında tarihsel büyük önemi olduğunu ve bunları anlamak için emperyalizmi kapitalizmin kaynağı olarak gören Samir Amin'in fikirlerini yeniden okumamız gerektiğini savundu. 

Sermaye ve emek arasındaki çelişkinin dışında, ikinci çelişkiyi, merkez-çevre çelişkisini iyi anlamamız gerekir. Kapitalizm için esas olan, yalnızca işçinin sömürülmesi değil, aynı zamanda çevre ülkelerinde üretilen ulusal servete de el konulmasıdır. Kapitalizm, Afrika'nın, Asya'nın ve Latin Amerika'nın ulusal zenginliğine el koyan, Batılı olmayan halkların zenginliğine el koyan, kimin egemen olup kimin olamayacağı konusunda ırk ayrımcılığını teşvik eden bir projedir.

Bikrum Gill, küresel kapitalist gerçeklik bağlamında, Asya, Afrika ve Latin Amerika uluslarına, ancak emperyalizmin kurallarının merkezinde yer alan Batı mülkiyetini ve ticaretini kabul etmeleri halinde egemenliklerine izin verildiğini ileri sürdü. Bir ulus, emperyalizmin kurallarını çiğnediğinde, cezalandırılır. Zayıf uluslar verilen cezaları kabul etmeye mecburdur, yani egemenliğinin yarım ve kısıtlı olduğunu kabul etmek zorundadır.

Bikrum Gill, 1949'dan günümüze, Çin'in emperyalizmin kurallarını ters yüz ettiğini ileri sürdü. Bunu ilk etapta köylülerin kolektif mülkiyeti temelinde inşa edilen tarım ve toprak reformu yoluyla yaptı. Köylülere dayanan bu kolektif yoldan 1979'da pazarın devreye girmesiyle vaz geçilmedi. Aksine, 1979 sonrası Pazar ekonomisine adım adım geçiş, izlenen köylülere dayanan bu yolun daha da güçlenmesine yol açtı. Halkın koşullarını iyileştirmek ve ülke ekonomisini güçlendirmek için üretici güçleri geliştirme ihtiyacı, devlet işletmelerinin ulusal hedeflere uygun olarak yeniden yapılandırılmasını gerekli kıldı.

Bikrum Gill, ABD'de sermaye birikiminin ABD'deki işçi emeğinin sömürülmesine değil, küresel Güney devletlerinin servetine el konulmasına dayandığını iddia ediyor. Çin, ise sermaye birikimi için tamamen farklı bir yapısal temel kurmuştur. Çin, aslında emperyalizmin kurallarını ihlal ettiği için saldırıya uğruyor.

Çin'in Dünya İçin Önemi

Güney Afrika Komünist Partisi İkinci Genel Sekreter Yardımcısı Chris Matlhako, Çin ile Afrika arasındaki güçlü ilerici ve ilerletici bağlardan bahsetti. Çin ile Afrika arasındaki ilişkilerin Mao döneminde başladığını ve bugün Kuşak ve Yol Girişimi ile Çin ile Afrika arasındaki ticaretin arttığını ifade etti. Çin'in, önemli temel değerler bağlamında formüle edilen Afrika'ya müdahale etmeme politikası, Afrika'daki Avrupa sömürgeciliği/yeni sömürgeciliği ile keskin bir karşıtlık oluşturuyor. Emperyalist/sömürgeci Çin kavramı tam bir kurgudur.

Tunus Gıda Güvenliği ve Çevre Gözlemevi'nde araştırmacı olan Max Ajl, Maocu kalkınma modelinin kendine güven ilkesine ve yerel kalkınmaya odaklandığını ve köylülüğe öncelik veren kamucu bir kalkınma modeli olduğunu savundu. Batılı kalkınma modelinin Üçüncü Dünya'da başarısız olduğunu, çünkü gelişmekte olan ülkeden sermaye çıkışını teşvik edecek şekilde yapılandırıldığını savundu. Sonuç olarak, bugün Üçüncü Dünya tarımsal toprak eşitsizliğinden ve gıda krizinden muzdariptir ve bugün insanların çoğu yarı proleterdir. Bu nedenle, daha sonraki (1979-2021) büyük ekonomik kazanımların dayandığı 1948 ila 1979 döneminin Çin çözümleri bugün canlılığını koruyor.

Berlin merkezli bir organizatör olan Pawel Wargan, Kurucuları arasında Yunan lideri Vorufakis'in bulunduğu İlerici Enternasyonal'ın Uluslararası Sekreterliği'nin Koordinatörüdür. Çin hakkındaki Batı propagandalarının tek yanlı ve nüanslara izin vermediğini savunuyor; Çin'de bir konuda görülen başarısızlık, tüm sistemin başarısızlığı olarak propaganda ediliyor. Aynı karalama diğer anti-emperyalist ülkeler için de geçerlidir. Bu, örneğin Çin'in yoksulluğa karşı kazandığı zaferi kutlamamızı engelleyen, hatalı bir düşünce tarzıdır.

Pawel Wargan, Çin'in küresel emperyalist sistemin dünyada hakim konumda bulunduğu koşullarda yeni bir sistem inşa etmedeki başarılarının, dünyanın Güney halkları için bir umut ışığı olduğunu savundu. Benzer şekilde, gelişmiş Batı da Çin'den ilham alabilir. Eğer çatışma mantığı yerine diğerlerinin olumlu deneyimlerinden öğrenme tutumunu benimsemiş olsaydık, kendi mücadelelerimiz için de Çin'den çok şey öğrenebilirdik. Emperyalist merkez ülkelerdeki solcuların, dünyadaki sosyalist inşalardan ders çıkarmak ve emperyalist yapıları yıkmak gibi bir yükümlülüğü vardır.

Çin, Batı Solu ve Kapitalizmin Yapısal Krizi

Radhika Desai, Kanada, Winnipeg'deki Manitoba Üniversitesi'nde Politik Araştırmalar Profesörü ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörüdür. Daha önceki yorumlarımda tartıştığım Uluslararası Manifesto Grubu'nun kurucu liderlerinden. 

Prof. Radhika Desai, bugünkü emperyalist saldırganlığın yeni biçimlerine ve anti-emperyalist güçlerin artan siyasi olgunlaşmasına dikkat çeken önemli bir aydındır.

Radhika Desai, Batılı Marksistlerin kapitalizmin bugünkü bağlamını anlamadıkları için Marksizm'i yanlış yorumladıklarını iddia ediyor. Bu insanlar yalnızca Kapitalizmin sınıf ilişkilerine bakıyorlar gibi, oysa ülkeler arasında eşitsiz gelişme yaratan emperyalist jeopolitik güçlerin iş başında olduğunu görmezden gelemeyiz bu hata sonucunda bu insanlar kapitalizm ile emperyalizm arasında yapay bir ayrım yapıyorlar.

Radhika Desai'ye göre kapitalist gelişmeye küresel ölçekte baktığımızda, anti-emperyalist direniş güçlerinin, emperyalist baskılara karşın üretici güçleri geliştirmek zorunda olan ve sosyalist yolu seçen ülkeleri içerdiğini görüyoruz. Rusya'nın denediği fakat Çin'in başardığı şey budur. Ayrıca anti-emperyalist direniş, bugün pratikte sosyalizme giden gerekli yolu döşeyen çok kutupluluğa yol açmıştır.

Radhika Desai, anti-emperyalist direnişin emperyalizmi kısıtladığını ve bunun sonucunda kapitalizmin ve emperyalizmin seçeneklerinin sınırlı olduğunu savundu. Kapitalizmin altın çağının ardından (1950-1978) neoliberalizmin kapitalizmi yeniden kurması gerekiyordu ama bunu yapamadı. Kapitalizm bugün sadece finansal spekülasyona dönebilir; artık üretici güçlerin gelişmesine katkıda bulunma gücüne sahip değil.

Desai, üretici güçleri geliştirmek için sosyalist devrimlere duyulan ihtiyacı vurgularken ve neoliberal kapitalizmde üretici güçlerin gelişmesine yapılan yatırımdan kaçış var. Kapitalizmin çöküşünün ve sosyalizmin yükselişinin insanlık için ekonomik bir zorunluluk olduğunu ve bunun insanlık için ekonomik bir zorunluluk olduğunu belirtiyor. Geçişin başlangıcı nesnel koşullarda görülebilir. Bugün tüm dünyada Sosyalizme geçiş bir gerçektir, bu idealist hayalperestlerin yanılsaması değildir.

Desai, sosyalist devrimlerin tarihin bir cilvesi olarak yalnızca gelişmiş kapitalist merkez ülkelerin dışında gerçekleştiğini vurguladı. Bu durumun sonucunda, solun, hatta Marksistlerin bile emperyalizmin bazı teorilerini kabul etmeleri söz konusu ve bu durum sosyalist solu benmerkezci etnosentrik hale getirmiştir. Bu nedenle Desai Üçüncü Dünya sosyalizmini görmezden gelen "Batılı solcular"ı eleştiriyor. Üçüncü Dünya bakış açısının bilincinde olmayan Batı solu, emperyalizmin kazanımlarını, ilerici kapitalizmin kazanımlarıyla karıştırıyor; olguları politik-ekonomik bağlama yerleştirmeyi reddediyor, sosyalizmin aslında daha üretken bir sistem olduğunu görmezden geliyor. 

Sosyalizmin üretken kapasitesi ve insanlık için kurtuluş potansiyeli, daha iyi bir dünya yaratmaya başlayan Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'nde açıkça görülüyor. Bugün çoğu ülke Çin ile ABD'den daha fazla ticaret yapıyor.

Hugo Chavez Che Guevera'nın mirasını izliyor 

Venezuela

Laura Franco özel bir konuk olarak ve Venezuela'daki Simon Bolivar Barış ve Dayanışma Enstitüsü'nün bir temsilcisi olarak konuştu. Amerikan emperyalizmine karşı mücadele eden Venezuela halkından Amerika Birleşik Devletleri'nin kardeş halkına selam gönderdi.

Laura Franco, Hugo Chavez ve Nicolas Maduro'nun, mücadelelerinin ABD halkına karşı değil, Amerikan emperyalizmine karşı olduğunu ve bunu her zaman açıkça belirttiklerini kaydetti. 2020'de kurulan Venezuela Simon Bolivar Enstitüsü'nün, kendini "artık dünyada emperyalizmin olmadığı" dengeli bir dünya durumu yaratmaya adadığını açıkladı.

Laura Franco, emperyalizmin kendisini alternatifsiz bir dünya düzeni olduğunu iddia ettiği eşitsizliklerle dolu dünyayı, ancak halkların kolektif birliğinin yenebileceğini savundu. Çünkü biliyoruz ki, başka bir dünya mümkün. Solun görevinin Venezuela gerçekliği ve yarattığımız sosyalizm biçimleri hakkında daha yüksek sesle konuşmak olduğunu söyledi ve Çin ile Venezuela ve Çin ile Latin Amerika arasındaki karşılıklı yarara dayalı ilişkiler gerçeğinden bahsetti.

Çin'in giderek güçlenerek ikinci dünya gücü haline geldiğini ve dünya ekonomisinde büyümenin en önemli motoru haline geldiğini ve birçok ülkede altyapıların gelişmesinde özellikle önemli bir rol oynadığını savundu. Bu nedenle, Simon Bolivar Barış ve Dayanışma Enstitüsü Çin'e karşı yeni Soğuk Savaş'a karşı çıkıyor.

Laura Franco Latin Amerika'daki ülkelerin, Amerika Birleşik Devletleri'nden kopmak istemediğini söyledi. Bizim amacımız, egemenliğimizi güçlendirmek için ekonomik ilişkileri çeşitlendirmektir.

Bu süreçte Çin ile stratejik dayanışma ilişkisi hayati önem taşımaktadır. Çin, kendilerini Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası tarafından temsil edilen uluslararası çerçeveden kurtarmaya çalışan çevre ülkeler için en iyi iş birliği ortağıdır. IMF/Dünya Bankası ve Çin arasında önemli farklılıklar vardır; şöyle ki, ilki gelişmekte olan ülkelerin kalkınma haklarını ve kendi kaderini tayin hakkını ihlal eden ekonomik yapısal düzenleme şartları dayatırken, Çin bunları dayatmıyor.

Latin Amerika ulusları için Çin ile karşılıklı dayanışma ilişkileri, siyasi egemenlikleri bakımından büyük öneme sahiptir. Bu ülkelere Çin'den gelen krediler artık IMF ve Dünya Bankası'nın kredilerini aşmaktadır; Çin'in doğrudan yatırımları da önemli hale gelmiştir. Ayrıca, Çin pazarlarına erişim, Latin Amerika ülkelerinin ihracatlarını çeşitlendirmelerini sağlamakta ve Latin Amerika, Çin ile uygun bir ticaret dengesine sahip olmaktadır. Son yirmi yılda Çin ve Venezüella, giderek artan bir şekilde, ortak iş birliği projeleri geliştirmiştir. Mevcut salgında Çin, Venezuela'ya ilaç ve tıbbi malzeme gönderdi.

Franco, insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında Batılıların Soğuk Savaş'ı yeniden başlatmasının büyük sorumsuzluk olduğunu belirtmiştir. Çin, çok kutupluluk, uygar diyalog ve kazan-kazan ilişkileri ile tanımlanan, yağmanın olmadığı farklı bir dünya tasavvur etmektedir.

Çin, aslında barış ve dayanışma ile karakterize edilen çok kutuplu bir dünyanın güçlenmesini temsil ediyor. Bu vizyona uygun olarak Çin, Güney'in kalkınma gelişimine katkıda bulunuyor, ABD ile ilişkilerde ideolojik farklılıkları öne çıkarma yaklaşımını öne çıkarmaktan ve soğuk savaşa yol açacak bir süreçten kaçınıyor, ABD ise aynı tutumu görmüyoruz. Doğrudan ÇKP'yi hedef alıyor.

Franco, solun Çin gelişiminin kaynaklarını önyargısız olarak incelemesinin önemli olduğunu savunuyor. Yoksulluğun azaltılması konusunda sosyalist ilkeleri izleyen Çin'de kapitalizmin yeniden tesis edildiğini iddia etmek çok yanlış olur.

Ve son zamanlarda, Çin ekolojik projeler aracılığıyla iş arayanlara istihdam yaratıyor, ekolojik doğayı telafi konusunda büyük bir atılım yapıyor. Üretici güçlerin gelişmesi için gerekli olan 1990'ların Dizginsiz sermaye birikimi, Çin'de Batı'nın çok abarttığı ekolojik sonuçlar doğurdu. Fakat Çin de dizginsiz üretim yaklaşımı ortadan kalktı ve Çin şimdi yoksulluğa karşı mücadele ile çevre- ekoloji meseleleriyle sosyalist üretimin ayrılmaz boyutları olarak ilgileniyor.

Laura Franco, solun, kendi ülkesinde sosyalizmi çeşitli aşamalar içinde sürekli geliştiren Çin Komünist Partisi ile yapıcı bir diyaloga ihtiyacı olduğunu ileri sürdü.

Birincisi, Mao döneminin reel sosyalizmi döneminde temel kazanımlar elde edildi, fakat bu dönemdeki kazanımların çeşitli sınırlılıkları da vardı. Deng Xiaoping ile başlayan 1978'den 2002'ye kadarki reform ve açılma döneminde bu sınırlılıkların üstesinden gelindi, öte yandan bu reform ve açılma döneminde de bazı olumsuz sonuçlar doğdu, bugün ise bu olumsuz sonuçlar yoksulluğun giderilmesi, ekolojik çevre projelerinin geliştirilmesi ve Corona salgınına karşı mücadeleyle giderilmektedir.

Vijay Prishad'ın Toplantı Açılış Konuşması

Vijay Prishad, Üçüncü Dünya projesiyle ilgili önemli tarihi kaynaklar olan iki kitabın yazarıdır: Karanlık Ülkeler: Üçüncü Dünya Halklarının Hikayeleri kitabı (The Darker Nations: A People's History of the Third World) 2007'de basılmıştır ve 2014'te yayınlanan Yoksul Milletler: Küresel Güney'in Olası Tarihi. 

Vijay Prashad İlk kitabında Üçüncü Dünya projesini neoliberal programın dayatılmasıyla ölmüş ve bitmiş olarak tanımlamıştı. Vijay Prashad, anladığım kadarıyla  1990'ların sonlarında başlayan Üçüncü Dünya projesinin yeniden gücenmesini henüz görememişti, bu güçlenme süreci özellikle Latin Amerika'da belirgindi ve Latin Amerika 21. yüzyılın başında Hugo Chavez liderliğindeki yeni bir siyasi gerçekliğin ortaya çıktığı yerdi.

Tri-Continental: Institute for Social Araştırma Think Tank kuruluşu Direktörü olan Vijay Prashad, açılış konuşmasını stand-up çizgi roman tarzıyla yaptı, ardından önemli görüşleri ile heyecan verici bir konuşma sürdürdü.

Vijay Prashad, ABD solunun bir sosyalist dalga inşa etmede veya siyasi güç oluşturmada başarısız olduğunu ifade etti; bu nedenle ABD solunun sosyalist ulusları eleştirmeye hakkı yoktur. Benzer bir şekilde, kendine saygısı olan hiçbir sol gücün Çin'e karşı silahlanmaya izin vermemesi gerektiğini ilan etti.

Vijay Prashad, Çin'de Parti içinde doğru hareket tarzına ilişkin sürekli tartışmalar olduğunu, bu tartışmaların son derece yoksul bir ülkede sosyalizmi inşa etme mücadelesi bağlamında geliştiğini belirtti. Bu düşünceler, denenmekte olan projelerin sonuçlarının dikkatli bir şekilde gözlemlenmesine dayanıyor: hedef daha iyisini yapmaktır. 

Çin'de ayrıca hükümet çabalarının yanı sıra bağımsız halk çabalarına da vurgu yapılmaktadır. Sürekli yeni dernekler oluşturuluyor ve bu derneklerin kamusal çalışmaları çok önemli  bir düzeye yükseldi.

Derneklerin kamusal eylem çabaları daha iyi bir toplumun inşasında aktif olarak yer alan devrimci kişilerin ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor. Derneklere ve halka dayanan bu yeni dinamik, son zamanlarda yoksulluğa karşı kazanılan zaferde ve yeni Korona pandemiye karşı savaşta da görüldü.

Bir soruya yanıt olarak Vijay Prashad, devrimci iyimserliği sürdürmenin önemini doğruladı. Anahtar mesele, bir sürecin parçası olmak konusunda iyi hissetmektir. Ve bize öğretilen sosyalist değerlere inanmalıyız. Solun değerleri insanlığa yabancı değildir; her insanın beslenme ve giyinme hakkı olduğunu savunmalıyız.

Toplantıdan Bazı Önemli Sonuçlar

Çin ve Dünya Solu üzerine bu sosyalist forum, Çin ve dünya sistemi hakkında sahip olduğum bazı fikirlerimi ve inançlarımı yeniden doğruladı. Birincisi, kapitalizmi ve sosyalizmi Batı'daki ampirik deneyimleri temelinde analiz eden Batı solunun ben merkezci etnosentrizmi söz konusu. Batı solu yaptığı analizde Üçüncü Dünya ülkelerindeki sosyalist inşa projelerini küçümseyen bir yaklaşımı benimsiyor.

Bu, tutum bugünkü çağdaş dünya sisteminin sömürgeci temellerini görmeyen daha genel bir Batı benmerkezci etnosentrizminin parçasıdır, bu benim sömürgeci körlük olarak adlandırdığım bir önyargıdır.

İkincisi, Çin, kendi özel koşullarına uygun bir sosyalist yolda ilerliyor. Çin, Küba ve Vietnam ile birlikte pratikte pragmatik bir sosyalizm biçimine doğru evrim göstermektedir. Daha önce yaptığım bir yorumda, Küba'da uygulanan piyasa sosyalizminin içinde bulunduğu bu aşamayı tartışmıştım. 

Küba'nın uyguladığı ekonomik model kapitalizm ve sosyalizm arasında üçüncü bir yoldur, ancak Küba modeli sosyal demokrasiyi veya reformcu kapitalizmi reddeden üçüncü bir yoldur, çünkü sosyalist ilkelere dayanır, ekonomik sistem halk demokrasisi yapıları aracılığıyla halkın kontrolü altındaki devlet tarafından yönlendirilir.  Devletin planlaması ve yönlendirmesi altında belirli sektörlerde özel girişimciliğe yer verilerek üretici güçlerin geliştirilebileceğini kabul eden bir sosyalizm biçimidir. 

Bikrum Gill'in izleyicilerden gelen bir soruya yanıt olarak ifade ettiği gibi, bu, sosyalist mantık altında çalışan kapitalist biçimler sorunudur; Bunu hayal etmek veya inşa etmek kolay değil, ama gerekli olduğu açık. Ayrıca, sosyalist üçüncü yol, Prof. Desai'nin belirttiği gibi, bugün üretici güçlerini hızla geliştirdiği için, çökmekte olan neoliberal aşamadaki kapitalizmden daha gelişmiş bir üretim sistemi oluşturmayı başarıyor.

Üçüncüsü, Çin, Küba ve Venezüella ile birlikte, ülkeler arasında emperyalist olmayan, karşılıklı yarar sağlayan ekonomik ilişkiler geliştirmede öncü bir rol oynuyor. Çin, Küba ve Venezuela, pratikte emperyalizmi iktidarsızlığa zorlama potansiyeline sahip, bu ülkeler iş birliğine dayalı alternatif bir dünya sistemi kurmak için mücadele eden öncü ülkelerdir. 

Benmerkezci etnosentrik görüş ve varsayımların vizyonunu kısıtladığı Batı solu, bu dinamikleri henüz tam olarak anlamadı. Güçlü ulusların dış politikalarının değiştirilmesi ve Çin ve Üçüncü Dünya tarafından ortaklaşa geliştirilmiş olan alternatif dünya sistemine destek olmak için, gelişmiş Kuzey ülkelerinin halklarını kendi ülkelerinde siyasi iktidarı ele geçirmeye yönlendirmede bir rol oynaması gerekiyor. Batı solu artık uyanmalıdır.

Aslında, Çin ve Üçüncü Dünya tarafından ortaklaşa geliştirilmiş olan bu tür alternatif çözümler, dünya sistemini sömürgeci köklerinden ve emperyalist politikalardan uzaklaştırmaktadır. Sol bu düşünsel ve siyasi dönüşümü başarmalı çünkü bu insanlık için gerekli. Benim görüşüme göre, yeni kurulan Uluslararası Manifesto Grubu'na üye olan birçok aydın entelektüel bu gerçeği görüyor.

Yorum Bırakınız