21. Yüzyıl Dünya Jeopolitiği ve Çin'in Seçenekleri / Çev. Erkin Öncan

Çeviren: Erkin Öncan

Yazar Lin Limin, CICIR (Çin'de en önemli dış politika düşünce kuruluşu) tarafından aylık olarak basılan  Çağdaş Uluslar arası İlişkiler (Çince Versiyonunun) Dergisinin Baş Editör'üdür. Yazar çalışmalarında jeopolitik, uluslar arası stratejive güvenlik ve Çin diplomasisi üzerine odaklanmıştır.

Özet: 21. Yüzyılın başlangıcından bu yana uluslararası jeostratejik düşüncede iki önemli değişiklik olmuştur. Birincisi, Asya Pasifik bölgesinin küresel bir ekonomik güç olarak yükselişi dünya jeopolitiğinin ağırlık merkezini Euro-Atlantik bölgesinden Asya Pasifik bölgesine gittikçe artan bir hızla kaydırmıştır.

Geleneksel klasik jeopolitik, güç mücadelelerine ve savaşa hazırlık üzerine odaklanmaktaydı,  fakat günümüzde bu durum giderek ortadan kalkmaktadır. Yeni jeopolitik küresel karşılıklı bağımlılık ve işbirliği üzerinde durmaktadır. Bu değişiklikler yeni seçeneklerle yükselen bir Çin ortaya çıkarmakta, ülkenin yükselişi için uygun koşullar yaratmaktadır.  Çin şimdi yeni bir jeostrateji formüle etmek zorundadır.

Jeopolitik nedir? Rudolf Kjellen, Saul Cohen, Halford Mackinder, Nicholas Spykman ve Zbigniew Brzezinski gibi ünlü araştırmacıların hepsi değişik tanımlar yapmaktadır; kanımca bunların tanımlarında bazı eksik yönler vardır.1 Bu makalenin yazarı, Britanyalı jeopolitik akademist, Jeoffrey Parker'ın tanımına katılmaktadır. Parker, jeopolitiğin amacının uluslararası durumun arka planını mekansal veya coğrafik bir bakış açısıyla analiz etmek olduğunu söylemiştir.  Uluslararası durumun ve onun arka planının bütünsel bir kavrayışını oluşturmanın jeopolitik araştırmanın " nihai hedefi ve doğrulaması" olduğunu eklemiştir.[2] Bu makale, uluslararası durumdaki genel eğilimlerin ve değişikliklerin niteliklerinin daha kapsamlı, daha derinlemesine ve daha doğru olarak anlaşılmasını sağlamak umuduyla,  somut mekan ve manevi-kültürel  değerler dahil,  uluslararası durumdaki değişiklikleri mekansal veya coğrafik bakış açısıyla incelemekte, bütünsel bir analiz yöntemi kullanmaya çalışmaktadır.

Gücün doğuya kayması

Son yıllarda, uluslararası toplum, özellikle A.B.D ve Avrupa, "doğuya güç kayması" sorunu üzerinde yoğun tartışmalar yapmaktadır. Böyle bir kayma dünyanın güç merkezinin (veya jeopolitik ağırlık merkezinin)  Euro-Atlantik bölgesinden Asya Pasifik'e (bu bölgenin merkezi Doğu Asya'dır) doğru gidişini göstermektedir.[3]

Bu, gücün coğrafik merkezini değiştirmekte olduğu teorisi, jeopolitik tarihte yeni bir şey değildir. 20. Yüzyılın başlarında, bazı Japonlar 19. Yüzyılın "Deniz Yılanı çağı" (yani Atlantik çağı) olduğunu ileri sürmüstür, fakat 20. Yüzyıl "Pasifik çağı" idi. Douglas MacArthur Kore Savaşı başkumandanlığından alındıktan sonra (büyük askeri ricatlardan sonra) Avrupa'nın can çekişmekte olan bir sistem olduğunu ve gelecek 10.000 yıl için Pasifik Okyanusu'nun dünya tarihinin sürecini belirleyeceğini açıklamıştı. Ne var ki, bu görüşlerin hiç biri rasyonel bir araştırmaya ve düşünceye dayanmıyordu. Japonlara ait olan görüş Japon aşırı milliyetçileri tarafından çok sayıda Asya ülkesini işgal etmeleri ve dünya hegemonyası peşinde koşmalarına gerekçe olması için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildi. MacArthur'un açıklaması askeri başarısızlıklarının sorumluluğunu üzerinden atma arzusundan ve kızgınlığını dışa vurmaktan kaynaklanıyordu.  Alman jeopolitik araştırmacılarından biri olan Karl Ernst Haushofer de o günlerde jeopolitik gücün doğuya kaydığı sonucuna varmıştı. Hint ve Pasifik Okyanuslarının kapsadığı bölgenin gelecekte dünya gücünün konumlandığı yer olacağını, Avrupa'nın yerini almanın bu bölgenin kaderinde olduğunu, dünyaya egemen olmanın buna bağlı olduğunu ileri sürmüştü. [4] Ne var ki, onun gerekçesi hiç de masum değildi. O da Almanya'nın A.B.D, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği'ne karşı Japonya ile ittifak yapma politikasına bir dayanak arıyordu.

21. yüzyılın başlangıcından bu yana ve özellikle 2007deki küresel mali krizin patlak vermesinden sonra, bu gücün doğuya kayması yine dünyanın dikkatini üzerine çekti ve canlı tartışmaları ateşledi. The Economist'teki bir makale bu kaymayı "Asya'nın yükselişi" ve "güneş yine doğuyor" şeklinde tasvir etti. [5] A.B.D.'de yayımlanan Newsweek dergisi 21. Yüzyılı "Asya Yüzyılı" olarak adlandırdı. [6] Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada "Şimdiden sonra dünya bir 'Asya çağına' girmiştir' diyerek bu görüşü desteklemiştir.[7] Küresel Eğilimler 2025:Dönüşüm Geçirmiş Dünya başlıklı 2008 yılı Kasım ayında AB.D. Ulusal İstihbarat Konsey'i tarafından hazırlanan bir rapor istemiyerek de olsa dünya zenginliğinin ve ekonomik gücünün öngörülemez bir ölçüde ve hızda batıdan doğuya gideceğini ve bunun dünya sisteminde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmemiş bir deprem etkisi yaratan dönüşüme neden olacağını öngörmüştür. [8]

Böylesi yeni bir güç kaymasına itibar etmeyen bazı sesler olmasına rağmen [9] araştırmacıların çoğu bu mesele üzerinde fikir birliğine varmışlardır.

Araştırmacılar yalnızca bu kaymanın kapsamı, hızı, niteliği ve etkisi üzerinde anlaşamamaktadırlar. Bazıları bu kaymanın hala sürdüğüne inanırken bazıları şimdiden tamamlandığına inanmaktadırlar. [10]

Bir ülkenin veya bölgenin toplam gücündeki (ekonomik, politik, askeri, teknolojik ve kültürel gücü kapsar) değişimler doğuda olabilecek herhangi bir güç kaymasından önceki gerekli önkoşuldur. Bunların içinde ekonomik güç dengesindeki değişimler en önemlisidir. Euro-Atlantik bölgesi geçmiş bir kaç yüzyıldır dünyanın asıl güç merkezi olagelmiştir. Bunun nedeni bu bölgenin uzun bir süre ekonomik olarak egemen konumda olmasıydı. Ekonomik güç olmadan güç kayması olması imkansızdır.

Antik dönemde  bile, Avarasya anakarasının her iki tarafında da nispeten yalıtılmış güç mekezleri her zaman vardı. Batı tarafında, Batı Avrupa merkezi güç üssüydü. Doğu tarafında, güç iki bölgede merkezlenmişti, Çin ve Hindistan'da.  Çin'in etki alanı kendine bağlı uç bölgeleriyle çok genişti.[11) 19. Yüzyıldan önceki dönemde Batı Avrupa, toplam ekonomik değer bakımından Doğu Asya'nın gerisinde idi . Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OECD)'nde ekonomi tarihi araştırmacısı olan Angus Madison'a göre Batı Avrupa'nın 1820'de 115 milyon nüfusu ve 140 milyar dolar gayrisafi hasılası vardı. Buna karşılık, Doğu Asya'nın 666 milyon nüfusu ve 387 milyar dolar gayrisafi hasılası vardı ( 5.5 kat nüfus ve 2.7 kat gayrisafi hasıla). Batı Avrupa teknoloji, eğitim ve askeri alanlarda Doğu Avrupa'nın ilerisinde olmasına rağmen gayrisafi ekonomik değer ve nüfustaki fark hala oldukça önemliydi. Bu fark Batı Avrupa'nın o günlerde  Doğu Asya üzerinde niçin ezici bir üstünlüğünün olmadığını açıklar. 19. Yüzyılın başlarında Doğu Asya Batı Avrupa ile oldukça eşit koşullarda ilişkiler sürdürmüştü. Hatta Avrupa'nın sömürgeci genişlemesine karşı duran son kaleydi. Takip eden yarım yüzyılda, sanayi, teknolojik ve toplumsal devrimlerle hız kazanan Batı Avrupa toplam güçte Doğu Avrupa'yı geçti ve kesin üstünlük elde etti. 1870'te Batı Avrupa gayrisafi hasılasını üçe katlayarak 420 milyar dolara çıkardı. Bu arada, Doğu Asya yaklaşık elli yıllık bir duraklama dönemine girdi. 1820'de 387 milyar dolar olan  gayrisafi hasılası 1870'te çok az artarak  Batı Avrupa'nın çok altında yalnızca 390 milyar dolara yükseldi. Bu dönem boyunca, Batı Avrupa Doğu Asya'ya karşı işgalci savaşlar açtı ve akabinde Hint Yarımadasında ve Güneydoğu Asya'da ülkeler fethetti ve Japonya ve Çin'i yarı sömürge ülkeler durumuna getirdi, böylece Avro-Atlantik bölgesini bir dünya güç merkezi ve küresel jeopolitiğin ağırlık merkezi yaptı.

A.B.D. (Avrupa'dan kitlesel göçün varış yeri olarak) sanayi gelişimini hızlandırdıkça, Avro-Atlantik bölgesi toplam gücünü ve jeopolitik etkisini arttırdı. 1913'te Batı Avrupa ile A.B.D.'nin birleşik gayrisafi hasılası 1.36 trilyon dolara çıktı, bu esnada Doğu Asya'nın toplam gayrisafi hasılası yalnızca 610 milyar dolardı.[12] Sanayi üretimi açısından, Euro-Atlantik bölgesinin payı dünyada %85 iken, Doğu Asya'nın payı yalnızca dünyanin yaklaşık %10'u idi .[13] Bölgenin jeopolitik üstünlüğünü destekleyen bu yeni kazanılmış ekonomik üstünlük ve politik, askeri, teknolojik ve kültürel alanlardaki egemenliğiydi. O zamanlar, Avrupa ve A.B.D. yalnızca tüm okyanusları, deniz rotalarını ve stratejik noktaları değil dünyadaki kara parçalarının da %84'ünden fazlasını denetimi altına almıştı.[14]

1945'tan sonra Avrupa'nın gerilemesi ile A.B.D. Avrupa'nın yerini aldı ve dünyanın en güçlü ülkesi oldu. 1945'te A.B.D. dünyanın altın rezervlerinin yaklaşık üçte ikisine, dünya sanayi üretiminin beşte birinden fazlasına, dünya ihracaatının üçte birinden fazlasına, dünya gemi yapımı olanaklarının yarısına, 12 milyon askere, 1,200 ağır tonajlı savaş gemisine ve ayrıca atom bombalarına sahipti. Etkisi ve gücü dünyada rakipsizdi.[15] Sahip olduğu bu gücüyle, A.B.D. Euro-Atlantik bölgesinde küresel güç merkezi olmayı sürdürdü. Kore ve Vietnam Savaşları A.B.D.'nin gücünü törpülediyse de Avrupa'nın yeniden yükselmesi Avro-Atlantik bölgesinin egemen olarak kalmasını kesinleştirdi. 1950'de Batı Avrupa ile A.B.D.'nin toplam gayrisafi hasılası 3 trilyon dolardı (dünya toplamının %59'u). 1970'te, bunların payları %50'ye geriledi fakat bu hala dünya jeopolitiğinde merkezi rollerini muhafaza etmeleri için yeterliydi.

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra, Sovyetler Birliği dağıldı ve Üçüncü Dünya "denetimden tamamen çıkma" ve "büyük kaos" denilen bir duruma düştü. Bu durum Avro-Atlantik bölgesinin toplam gücünü arttırdı. 2000 yılında, Batı Avrupa ve A.B.D.'nin toplam ekonomik hasılası 16 trilyon dolara çıktı, bu dünya toplamının %44'üydü.[16] Hala askeri, ekonomik, teknolojik ve kültürel alanlarda mutlak üstünlüğünü sürdürüyordu. Ne var ki, 2001'deki "11 Eylül" olayı Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana elde edilen kazançların şimdi tükenmiş olduğunu göstermektedir.Artık onların toplam gücü yükselişte değildir. Tarih Avro-Atlantik gücünün zirve noktasından aşağıya doğru indiği, buna karşılık diğer bölgelerin, özellikle Asya Pasifik bölgesinin yükselişte olduğu bir noktaya geri dönmüştür. Bu yalnızca A.B.D. ve Avrupa'nın sert ve yumuşak gücünün ikili inişe geçişinin (terörizm ve diğer etkenlere bağlı olarak) bir yansıması değildir, fakat aynı zamanda Japonya ve Rusya'nın Euro-Atlantik sisteminden kopup Asya'ya dönme arzusunun bir yansımasıdır. Kökenleri Avrupalı göçmenler olan A.B.D, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler dahi şimdi bir Asya Pasifik kimliği peşindeler. Barack Obama yönetimi Asya Pasifik bölgesine daha önceki A.B.D. yönetimlerinden çok daha fazla önem vermektedir. Başkan Obama "A.B.D. bir Pasifik ülkesidir" vurgusu yapmış ve başkanlığı aldıktan sonra bir yıldan biraz fazla süre içinde bölgeyi iki kez ziyaret etmistir.  A.B.D dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Hilary Clinton deniz aşırı ilk ziyaret yeri olarak Avrupa'yı değil Asya Pasifik'i seçti. 2010 yılının Ocak ayında Doğu-Batı Konferans Merkezi'nde bir konuşma yaptı ve "Asya Pasifik bölgesi küresel politika ve ekonominin dayanak noktasıdır", dünyadaki  "birçok sorunun çözüm merkezidir" ve A.B.D.'nin "Asya Pasifik bölgesiyle ekonomik ve stratejik ortaklığını güçlendirecektir" ve ayrıca bu bölgedeki "liderliğini" sağlamlaştıracaktır açıklamalarında bulundu.[17] Uygulamada, A.B.D. bölgede bir çok ikili ve çok taraflı  politik, ekonomik ve güvenlikle ilgili bağları güçlendirmeyi ve yeniden kurmayı öneren sık resmi ziyaretlerde bulunarak Asya Pasifik'in jeopolitiğini biçimlendirme çabalarını arttırmıştır.

Asya Pasifik bölgesi, özellikle Doğu Asya, son onyıllarda hızlı büyümeye şahit olmuştur. Dünya ekonomisindeki payı sürekli olarak artmaktadır. Maddison'a göre, 1950'de Doğu Asya'nın toplam gayrisafi hasılası 840 milyar dolardı ve bu dünya toplamının %16'sına, Avro-Atlantik bölgesinin payının %28'ine ve Batı Avrupa'nınkinin %60'ına denk geliyordu. 1970'de, Doğu Asya'nın gayrısafi hasılası üçe katlanarak 2.7 milyar dolara çıktı, bu dünya toplamının %20'si, Euro Atlantik bölgesinin toplamının %38'I ve Batı Avrupa'nın %75'iydi. 2000 yılında, Doğu Asya ekonomisi 12.1 trilyon dolar büyüklüğe erişti, bu dünya toplamının %34'üne, Avro-Atlantik bölgesi toplamının %76'sına ve Batı Avrupa'nın %160'sına karşılık geliyordu. Bu tüm Doğu Asya'nın (büyük Doğu Asya) toplam  ekonomik büyüklüğünün Batı Avrupa'nın ekonomik büyüklüğünü geçtiği anlamına gelir. Doğu Asya'nın dünya ekonomisindeki payı arttıkça Batı Avrupa'nın payı hızlı bir biçimde azalmıştır.[18]

Bazı araştırmacılar Maddison'un istatistiklerinin Doğu Asya ekonomisini olduğundan büyük değerlendirdiğine inanıyorlarsa da onun vardığı sonuç olan Doğu Asya'nın yükseldiği ve Avro-Atlantik'in düşüşe geçtiği gerçeğe uygundur. Son yıllarda, gittikçe artan sayıda kurum ve ekonomist Maddison'un vardığı sonucu kabul etmektedir. Örneğin, Frederic Neuman Avrupa, A.B.D. ve Asya'nın (büyük Doğu Asya) küresel gayrisafi hasılanın sırasıyla %30, %26 ve %33'ne tekabül ettiğini hesaplamıştır. [19] Bu Maddison'un uzun vadeli tahminleriyle uygunluk göstermektedir.

A.B.D.'deki yüksek risk faizli ipotek kredileri krizinden dolayı çıkan küresel mali kriz bu düşüş eğilimini hızlandırmıştır. 2009'da, Asya Pasifik ekonomik büyümesi çok az gerilemiştir fakat Avro-Atlantik bölgesi negatif büyüme içine düşmüş ve iki bölge arasındaki fark açılmıştır. Bu farkın büyümesi ayrıca uzun vadeli bir ekonomik eğilimdir. Uluslararası ekonomi kurumları tarafından yapılan projeksiyonlarda Asya ekonomisi (Japonya hariç) 2010 ve 2011'de %7 büyüyecektir, bu büyüme Avrupa bölgesinden %5, A.B.D.'den %4 daha yüksektir. Bu Asya'nın ekonomik gücünün ve etkisinin artmaya devam edeceği anlamına gelir.[20] Frederic Neuman, Asya Pasifik bölgesinin (özellikle Çin ve Hindistan) AB.D. ve Avrupa'dan çok daha hızlı büyümesi nedeniyle  dünya gayrısafi hasılasındaki  payının 2014'te %40'a çıkacağını tahmin etmektedir. [21]

Asya Pasifik, kendisi ile A.B.D. ve Avrupa arasındaki ticaret, finansman, üretim ve tüketim alanlarında olan açığı daraltmak ve tersine çevirmek için hız kazanmıştır. Asya Pasifik toplam ticaret hacminde A.B.D'yi sollamış ve yakında Avrupa'yı da geride bırakacaktır.  2009'da, dünyanın lider ihracatçısı bir Asya ülkesiydi.[22] Söz etmeye değer olan bir şey de A.B.D.'nin Asya ile ticaretinin diğer tüm bölgelerden daha hızlı artmasıdır. A.B.D.'nin en büyük ihracat pazarı olması nedeniyle Asya şimdiden Avrupa'yı geçmiştir.[23] A.B.D.'nin Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu arasında olması nedeniyle A.B.D.'nin ticareti, yatırımları ve diğer işlerle ilgili Asya Pasifik'teki çıkarları Avro-Atlantik bölgesindekileri gölgede bırakınca, A.B.D.'nin bir Atlantik ülkesi olmaktan uzaklaşarak bir Asya Pasifik ülkesi olmaya başlaması anlamına gelir. Bu değişim Asya Pasifik'in dünya jeopolitiğinin yeni ağırlık merkezi olmasının önkoşuludur.

Mali arenada, Doğu Asya dünyanın en büyük dövize sahip olan ülkelerin bölgesidir. Doğu Asya, Çin, Japonya, Güney Kore, Taiwan (Çin), Singapur ve Hong Kong (Çin)'da döviz sahipleri küresel döviz rezervlerinin üçte ikisinden fazlasını tutmaktadırlar. 2009'da Asya borsaları küresel piyasa değerinin %40'ı kadar işlem yapmıştır. Menkul kıymetler borsalarının işlem değeri 18.6 trilyon dolara ulaşmıştır; bu Avrupa'dakinin üçte birinden fazladır.  Üretim ve tüketim alanlarında, 2009'da dünya cep telefonu  satışlarındaki %43, dünya enerji tüketimi ve otomobil satışlarındaki payı her ikisinde de %35 olmuştur ve bu konularda A.B.D. ile Avrupa'yı gölgede bırakmıştır. Üç en büyük otomobil üreticisi ve satıcısının hepsi Pasifik ülkelerindendir. İkisi okyanusun batı tarafındadır. 2009'da, Çin dünyanın lider otomobil üreticisi ve otomobil pazarı olma konusunda A.B.D.'yi geçmistir. 2009'da, Asya ülkeleri 14 uydu yerleştirmiştir, bu Avrupa'nın yerleştirdiğinin iki katıdır. Hem Çin hem de Hindistan iddialı uzay programları gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.[25] Petrol, kömür, demir cevheri, besin maddeleri ve kereste gibi emtiaların en büyük ithalatçılarının hepsi Asya Pasifik bölgesindedir. Çin, 2009'da tek başına 627.78 milyon ton demir cevheri, 240 milyar ton ham petrol ve rafine edilmiş petrol, 42.55 milyon ton soya fasulyesi ve 28.06 milyon metre küp kereste ithal etmiştir.[26] Asya'nın zengin nüfusu mali kriz döneminden sonra dünyanın toparlanması ve büyümesi için ana etmen olmuştur.[27] Bu, Asya'nın dünyanın en büyük üretim ve dağıtım merkezi ve dünyanın en önemli lojistik ve yükleme merkezi olması demektir. Dünyanın en yoğun deniz, kara ve hava rotalarının hepsi burada Asya Pasifik'te birleşir.

Jeopolitik teorisine göre bir bölgenin jeopolitik bir merkez olabilmesi için şu iki unsur gerekmektedir: yeterli alan ve bu alanı etkin bir biçimde kullanabilme gücü…. Birinci unsur coğrafi konumla ilgilidir; ikinci unsur çok gelişmiş güç ile ilgilidir.[28] Asya Pasifik dünyanın tüm bölgelerini birbirine bağlayan uçsuz bucaksız  bir kara parçasını ve engin bir okyanusu kaplar. Atlantik bölgesiyle karşılaştırıldığında, coğrafik alan bakımından, Asya Pasifik bölgesi jeopolitik merkez olabilmek için daha fazla avantajlara sahiptir. Pasifik Okyanusu çok geniş kara kütlesiyle çevrilidir ve bu nedenle Atlantik Okyanusu'dan daha fazla okyanus özelliği vardır.[29] Atlantik Okyanusu bir okyanustan çok denize benzer. Pasifik Okyanusu Asya, Okyanusya, Antarktika, Kuzey Amerika ve Güney Amerika ile sınırdaşdır. Hint Okyanusu da Pasifik Okyanusu'nun küçük parçası olarak buna katılırsa Afrika kıtasının da Pasifik Okyanusu'na sınırdaşdır. Buna göre, Pasifik Okyanusu Avrupa hariç tüm kıtalarla çevrelenmiştir. Asya Pasifik bölgesinin son zamanlardaki yükselişi küresel bir güç merkezi ve jeopolitik ağırlık merkezi olarak Euro-Atlantik bölgesinin yerini almasında itici güç olmuştur.

21. yüzyılın başından bu yana, Asya Pasifik bölgesi küresel bir jeopolitik merkez olmak için somut adımlar atmıştır. Bögesel düzeyde, APEC 21 Asya Pasifik ülkesini kendi bayrağı altında toplamıştır. Bu örgüt olgunlaşmış ve şimdi dünya toplam üretiminin yaklaşık yarısını üretmekten gurur duymaktadır.[30] Yerel düzeyde bazı örgütler şimdi jeopolitiği yatay ve dikey olarak biçimlendirmektedirler. Ekonomik, ticaret ve güvenlik örgütleri, Shanghai İşbirligi Örgütü, ASEAN+N, ASEAN Reginal Forum gibi çeşitli ikili veya çoklu gruplarla artan bir biçimde etkin olmaya başlamıştır. Küresel düzeyde, Asya Pasifik ile diğer bölgeler arasındaki işbirliği de derinleşmiştir, örneğin şimdi bir Asya-Avrupa İşbirligi Toplantısı süreci vardır.

Değişen bakış açıları

Brintanyalı jeopolitik araştırmacısı Haford Mackinder bir zamanlar şöyle demişti: "Her ülkenin kendi coğrafik görüşü vardır." A.B.D.'li jeopolitik araştırmacısı Saul Cohen aynı şekilde şuna işaret etmişti: "Jeopolitik görüş değişen jeopolitik çevreye ve insanların bu değişimin niteliğini algılamasına göre değişir."[31]

Geleneksel jeopolitik görüşler beş teori altında toplanabilir.[32] Birincisi, dualizmdir; dünyada hemen hemen her zaman karşı karşıya olan iki güç merkezi vardır. Örneğin, Mackinder'in görüşüne göre, jeopolitigin tarihi "kara adamı" ile "deniz adamı" veya "merkez" ile "çevre" arasındaki rekabetle ilgilidir.[33] İkinci teori çevrenin farklılaşması teorisidir. Bu teori dünya güç merkezinin Avrupa kıtası çevresinde konuşlandığını ve bu nedenle çevreyi denetim almak için büyük ölçekli dünya çapında çatışmalarin kaçınılmaz olduğunu öne sürer. Örneğin, Nicholas John Spykman şu kanıdadır: Avarasya'nın kıyı bölgeleri dünyayı denetim altına almanın kilididir ve "çevreyi kim denetim alırsa Avarasya'ya o egemen olur. Avarasya'ya kim egemen olursa dünyanın kaderini o denetimi altına alacaktır"[34] Üçüncü teori bölgelerin farklılaşması teorisidir. Bu teori dünya güç merkezinin Kuzeydeki  Ilıman Bölge'de olduğunu ileri sürer. Britanya'lı jeopolitika araştırmacısı James Fairgrieve bunu ılıman bölgenin 30 ile 60 derece kuzey enlemler arasında bulunduğu ve bu bölgenin denetim altına almak için anahtar bölge olduğu şeklinde tanımlar.[35] Dördüncü teori çoğulcu (pluralism) teoridir. Bu teori dünya güç merkezinin kuzey yarımkürede yerleşmiş olduğunu kabul ederken güney yarımkürede diğer güçlerin ortaya çıkma ve bunların daha dengeli bir jeopolitik oluşturma olasılığını dışarıda bırakmaz. Beşinci teori merkez-çevre teorisidir. Bunu öneren kişi olan araştırmacı Immanuel Wallerstein çağdaş dünya sisteminin kökeninin 16. yüzyıl batı ve kuzey Avrupa'sına dayandığına inandığını söyler. Ekonomiler ve teknolojiler geliştikçe Avrupa ve Kuzey Amerika dünyanın merkezi haline geldi. Diğer bölgeler merkeze bağlı çevre veya yarı-çevre yörelerdeydi. "Merkez" ile "çevre ve yarı-çevre" arasındaki çatışmaların ve merkezdeki iktidar için olan iç çatışmaların çağdaş tarihin jeopolik mücadelesinin ana temaları olduğuna inanır.[36]

Birçok jeopolitik terimler bu beş teoriden türetilmistir veya benimsenmiştir. Bunlar "Güç", "denetim", "deniz gücü", "kara gücü", "yaşam boşluğu", "etki alanı", "mihver saha", "dünya adası", "world cape", "merkez ülke", "çevre/ çeper", "iç hilal", "kenar hilal", "parçalı kuşak /fragmented belt", "kemer kuşak /arc belt", "Avarasya'daki kara delik", "fay hattı", "fay devletler", "Marcator projeksiyonu", "sosyal Darwinizm", "organizma teorisi", "ırk üstünlüğü", "domino etkisi", "jeo-çevresel determinizm", "Avro merkezcilik / Euro-centralism", "sarı tehlike", "birleşik bölgeler /pan-regions teorisi", "kendine yeterli olma boşluğu/alanı", "orman kanunu", vs. gibi terimlerdir. Bu terimlerin çoğu anlam olarak saldırgandır ve bir dereceye kadar A.B.D. ve Avrupa'da bazı insanların saldırgan ve güçlü olmaya açlık çeken hırslarını yansıtır.

20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Soğuk Savaş sona erdikten sonra, jeopolitik merkez Kuzey Amerika'ya kaymıştır. A.B.D.'nin jeopolitik görüşleri Avrupa'nın belli başlı büyük güçlerinin görüşlerinden farklıdır. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, A.B.D. diğer ülkelerin bölgelerini kalıcı olarak işgal edip bir sömürge imparatorluğu kurma peşinde olmamıştır. Ne var ki, A.B.D. uluslararası sistemlere ve kurumlara egemen olarak dünyayı denetimi almak istemiştir, fakat bu dünya gücü olma çabasında A.B.D. ile daha önceki jeopolitik güçler arasında temelde bir fark yoktur. Brzezinski A.B.D.'nin dünya gücü olma çabasını araştırmış ve onu tarihteki diğer ulusların dünya gücü olma çabalarıyla karşılaştırmıştır. "Büyük Santranç Tahtası"nda A.B.D.'nin, eğer dünya egemenliğini ele geçirmeyi istiyorsa,  yalnızca Avarasya kıtasını değil hem dünyanın merkezini hem de çevre bölgeleri denetimi alma zorunluluğu vardır.[37] Thomas Barnet, Pentagon'un Yeni Haritası (The Pentagon's New Map) adlı yeni kitabında dünyayı "iyi çocuklar" ve "kötü çöcuklar", "büyük adamlar" ve "küçük adamlar" ve "merkez" ve "fay devletler" olarak böler. Bu "büyük gücün egemenliği", "batı hattı boyunca bölme", "beyaz adamın üstünlüğü" ve "iyi ve kötünün dualizmi (ikiciliği)" önermelerini yapan geleneksel batı jeopolitik düşüncesinden farklı değildir.[38]

21. yüzyılda, jeopolitik teoride değişiklikleri yönlendiren üç kilit faktör vardır. Birincisi küreselleşmenin niteliksel gelişmesi ve küresel karşılıklı bağımlılık sonucuna yol açmasıdır. İkincisi Asya Pasifik'in yükselişi ve bu bölgenin dünya jeopolitiği üzerine yeni düşüncelere neden olmasıdır. Üçüncüsü nükleer, uzay ve elektronik teknolojisindeki dikkate değer gelişme (diğer bilimsel gelişmelerin arasında) ve bunun savaş ve barışa etkisidir. Bu üç faktör jeopolitik düşüncede büyük değişikliklere neden olmuş ve yeni bir 21. yüzyıl jeopolitik düşüncesi yaratmıştır.

Geleneksel jeopolitik düşünce dünya gücü olma çabasına odaklanır. 19. yüzyılda, ülkeler sömürgeci imparatorluklar kurarak "güneşin altında yer" edinmek için birbirleriyle rekabet içindeydiler. 20. yüzyılda, dünyayı bölüşüp dünya sistemlerine ve düzenine hakim olmak için savaştılar. 21. yüzyılda, bir dünya güç merkezi var olmaya devam edecektir, fakat bu güç merkezi daha öncekilerden çok farklı olacaktır. Birincisi, Asya Pasifik bölgesi 21. yüzyılda yeni bir dünya güç merkezi olarak yükseliyor. Bu güç kayması bölgenin çok büyük nüfusuna, muazzam büyüklükteki karasal alanına, çok bol olan kaynaklarına ve sürekli hızlı büyümesine dayanmaktadır. Bütün bunlar uzun bir barış döneminin sonucudur. Tam tersine, tarihteki diğer güç kaymaları savaşlar sonucu ortaya çıkmıştır. İkincisi, şimdi dünya güçlerinin farklı hakları ve farklı sorumlulukları vardır. Tarihsel olarak, güçlü ülkeler sadece dünya güç merkezini denetimleri altına alarak dünyayı denetimleri altına almışlardır. Güç Hollanda ve İspanya'dan Britanya'ya ve daha sonra Britanya'dan A.B.D.'ye kaydığı zaman böyle olmuştur. Ne var ki, Doğu Asya ülkelerinin çoğu uyum, kozmopolitlik, bir arada yaşama ve ortak refaha önem veren Konfüçyüsçü kültür ile aşılanmıştır. Bu, Hristiyanlık'a dayanan ve fethetme veya mümkünse egemenlik kurma peşinde olan batı kültürüne zıttır. Küreselleşme yalnızca ülkelerin karşılıklı bağımlılıklarını güçlendirecektir. Ortak gelişmeyi güvence altına alma veya iklim değişikliği, salgın hastalıklar, büyük afetler, sınır ötesi suçlar ve kaynakların kıtlığı gibi olağan veya olağan olmayan güvenlik sorunlarını gündeme getirme sırasında dünyanın elele vermesi ve şimdi geçmişte olduğundan çok daha fazla işbirliğini derinleştirmesi zorunlu hale  gelmektedir. Gelecekte, bir Asya Pasifik dünya güç merkezi dünyanın geri kalanını denetim altına almak için Asya Pasifik bölgesi tarafından kullanılacak bir araç haline gelmeyecektir. Tam tersine, Asya Pasifik güç merkezi uluşlararası işbirliği için bir lokomotif ve köprü olarak davranacaktır.

Ayrıca, ülkelerin "güneşin altında yer" aradığından söz edebildiği günler uzun zaman önce geçip gitmiştir. O günler geleneksel jeopolitiğin en karanlık ve en zalim arayışlarının olduğu günlerdendi.[39] Bu teori, Adolf Hitler'e başka ülkeleri işgal etmesi için ilham verdi (bu daha sonra İkinci Dünya Savaşı'na neden oldu) ve 45-50 milyon kişinin ölümüne yol açtı.[40] 21. yüzyıl kaynakların kıtlığı – enerji, madenler, gıda, su, toprak vs.gibi kaynaklar- çağı olacak olmasına rağmen hiç bir başka ülkeyi işgal edip bu sorunu çözmeyi düşünemeyecektir.

Askeri dille konuşursak, dünyanın bazı bölgeleri diğer bölgelerinden daha stratejiktir (örneğin Süveyş Kanalı, Panama Kanalı, Malaga Boğazı ve Hürmüz Boğazı vs.). Bir kuvvet üssü bu alanları nasıl kontrol eder? Bu soru Mackinder tarafından ortaya atıldıktan bu yana jeopolitik araştırmacıların birçok kuşağının hayal gücünü meşgul etti. Spykman'dan Brzezinski'ye kadar A.B.D.'li araştırmacılar mihver sahaların yerini belirlemeye çalıştı. Brzezinski Avarasya kıtasının 21. yüzyılın mihver sahası olduğunu ve A.B.D.'nin ne pahasına olursa olsun bu bölgeyi kontrol altına alması gerektiğini savunur.[41] Bu amaçla, A.B.D.  Irak'ta iki savaş, Afganistan'da iki savaş yaptı, Kosovo Savaşı'na katıldı ve küresel bir anti terör savaşı başlattı. Bu savaşlar onbinlerce hayata ve milyarca dolara mal olmasına rağmen A.B.D. henüz Avrasya kıtasını kontrol altına alabilmiş değildir. A.B.D.'nin güçten düşmesi geri dönülemez bir eğilim gibi görünüyor. "Düşüşçülük / declinism" A.B.D. stratejik çevreleri için şimdi bir "azap"tır.[42] Eğer tek bir ülke veya bölge dünyaya egemen olamayacak ise  o zaman mihver alan olarak kabul edilecek bir şey var mıdır? Aslında, Mackinder hiç bir zaman belirli bir mihver alan göstermemiştir ve birçok kez merkez ülkenin neresi olduğu hakkında fikrini değiştirince onu okuyanlar şaşırmış durumda kalmıştır.[43] Sovyetler Birliği Mackinder tarafından tanımlanan "merkez ülkeyi" bir kez kontrol altına almıştır fakat dünyayı kontrol altına almakta başarısız olmuştur. Gerçekte Sovyetler Birliği sonunda parçalanmıştır. Aksine, 21. yüzyıl daha çok küresel açılma, küresel işbirliği ve küresel paylaşım ile ilgilidir. Bu bağlamda, "mihver alanı" denetim altına alma çabaları bu küresel eğilimlere terstir ve bunun gibi çabalar başarısızlığa mahkumdur. Son yıllarda farklı renkleri, dilleri, ideolojileri ve gelişmişlik düzeyleri olan çok sayıda değişik ülke Somali korsanlarıyla mücadele etmek için gemiler göndermiş ve elele vermişlerdir. Bu dünyayı yönetmek için bir küresel işbirliği paradigması ortaya çıkarmaktadır.

Geleneksel batı jeopolitikçileri iyi ve kötü kavramlarını, batının üstünlüğü vb. düşünceleri temel almışlardı. Batı ile doğu, dostlar ve düşmanlar arasına bir çizgi çekmişlerdi. Batı farklı politik sistemlere tahammülsüzdüler ve sık sık demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü adına kendi sistemlerinden farklı sistemleri olan diğer ülkelerin iç işlerine karıştılar. Ne var ki, Asya ait değerler Konfüsyüsçülük'e dayanır, çoğulculuğa (pluralism) saygı gösterir, ülkelerin eşitliğine önem verir, gelişme modellerinin, politik kültürlerin ve düşüncelerin farklılığını kabul ederler. İster büyük ister küçük, ister zengin ister fakir olsun, her ülkenin kendi durumunu, tarihini ve kültürünü temel alarak kendi gelişme modelini seçme hakkı vardır. Asya Pasifik dünyanın güç merkezi haline geldiği zaman bu politik değerler dünyayı dönüştürecek ve batı jeopolitik düşüncenin yerini alacaktır.

Çağdaş jeopolitik tarih daha çok dünya güç merkezi için askeri rekabet üzerinde yoğunlaşmıştır. Brintanya Hollanda, İspanya ve Fransa'yı yenmiş ve daha sonra iki dünya savaşı içine düşmüştür. Bu mücadeleye geç gelen Almanya, iki dünya savaşına neden olarak, güç merkezini Britanya'nın elinden kapmaya çalışmıştır. Sonunda, Almanya başarısız oldu ve Britanya İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra orta güç haline geldi. A.B.D. bir istisnadır. 19. yüzyılın sonlarında A.B.D. dünyanın önde gelen ekonomisi olarak yükseldi. 1919'da A.B.D.'nin toplam ekonomik hacmi Avrupa'yı geçti.[44] Ne var ki, o zamanda, A.B.D. dünya güç merkezi olmak için rekabet etmeye pek hevesli değildi. ABD'nin iki dünya savaşına bulaşması gönülsüzce oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra A.B.D. dünya güç merkezini denetlemeye başladı. Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra A.B.D. dünyadaki tek süper güç olarak kaldı fakat işler değişti. A.B.D. kendi gücünü pekiştirip yaygınlaştırırken askeri gücünü -ana akıma rağmen- aksi yönde hareket ederek büyütmeye başladı; birçok savaş yaptı, birçok ülkeyi kendine düşman yaptı ve sonunda, bugün, gerileyen bir güçtür.

Britanya, Almanya ve A.B.D.'nin yükseliş ve düşüşlerini geriye bakıp gözden geçirdiğimizde dünya gücünü güvenceye almak için askeri güç kullanmanın yalnızca geçici bir başarı sağlayabildiğini görebiliriz. 21. yüzyılda savaş yapmak yalnızca kendi halkının desteğini yitirmek anlamına gelmez, fakat aynı zamanda bu çok maliyetli bir iştir ve sonuç vermez. Nükleer bir savaş durumunda, hiç bir kazanan yoktur ve herkes zarar görecektir. Yerel savaşlarda bile durum değişmiştir. Örneğin, A.B.D. ve NATO Afganistan Savaşı'da 100.000'den fazla asker yerleştirdi, fakat Taliban'ın ortadan kaldırılması hala çok uzak bir ihtimaldir. Aslında, zaman içinde Taliban daha da güçlenmiştir. Bunun nedeni, gerilla savaşı ile mücadele ederken teknolojik üstünlük tüm potasiyeli ile kullanılamaz. Tam tersine, teknolojinin yaygınlaşması gerillaların batılı askerlerle daha etkin bir biçimde savaşmalarını mümkün kılmıştır. A.B.D. Taliban'ı yenemez. 21. yüzyılda, daha barışçıl Asya değerleri öne çıkacaktır.

Çin'in jeostratejik tercihleri

21. yüzyılda, Çin'in büyük stratejisinin hedefi  kendi barışçıl yükselişini korumaktır. Bunun iki anlamı vardır. Birincisi, Çin'in yükselişi için barışçıl bir uluslararası çevre yaratmak düsüncesidir. İkincisi, yükselişinden sonra bile Çin barışçı bir ülke olarak kalacaktır. Bu Çin'in "tekrar güçlü bir duruma gelse bile asla hegemonya peşinde olmayacağını" söyleyen Deng Xiaoping'in düşüncesine uygundur [45] ve ÇKP'nin 2007deki Onyedinci Kongresine sunduğu raporda Başkan Hu Jintao'un söylediklerini de yansıtmaktadır. Hu Jintao, Çin'in "asla hegemonya peşinde veya genişleme çabası içinde olmayacağını" söylemiştir.[46] Bunlar Çin'in 21. yüzyıl jeostratejisinin temel ve ihlal edilemez  ana esaslarıdır.

Öncelikle, Çin barışçıl bir güç olmak ve barışçıl bir uluslararası ortamda yükselmek istediği için, geleneksel jeopolitiğin ötesine geçebilmesi için hem cesur hem de akıllı olmak zorundadır. Çin'in 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu jeopolitik çevre çok karmaşıktır. Diğer yandan, onun komşu olduğu ülkelerin çoğu onun yükselişinden kuşku duymaktadır. Bazı büyük ve güçlü ülkeler ve Hindistan ve Japonya gibi Çin'le sınırlarla ilgili ve tarihi anlaşmazlıkları olan ülkeler Çin'le rekabet içinde olmuşlardır ve Çin'in yükselişini geleneksel jeopolitiğin bakış açısı ile  ele almaktadırlar. Bazı çok büyük bölgesel güçler, özellikle A.B.D., Çin'in yükselişine içgüdesel olarak batının  jeopolitik görüş açısıyla bakmaktadır. Pekin ile yakın ilişkiler kurarken ve G2 (ABD-Çin) konseptini geliştirmeye çalışırken A.B.D. her zaman Çin'i baskı altında tutma peşinde olmaktadır. 2009 yılının sonlarından bu yana A.B.D. RMB'nin döviz kuru oranı, Taiwan ve Tibet gibi sorunlarla ilgili Çin'in çekirdek önemdeki çıkarlarına sadece karşı çıkmamış fakat aynı zamanda Çin'in etrafına baskı yapacak kuklalar yerleştirme çabalarını da arttırmıştır.[47] Orta Asyada ve Afganistan'da, Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Kuzeydoğu Asya'da Çin'in Asya Pasifik bölgesindeki etkisine ve önderliğine karşı durmanın bir yolu olarak A.B.D. Çin'e karşı etkin bir  savunma çalışması yapmaktadır. Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu ve hatta Avrupa'da A.B.D. Çin'i baskı altında tutmaya çalışmaktadır. Diğer yandan, Çin, tabii ki jeostratejik  çevresinde bazı olumlu gelişmeler de yaşamaktadır.  Dünyanın jeopolitik merkezinin doğuya kayması ve günümüzün jeopolitik düşüncesindeki değişiklikler Çin'e barışçıl yükselme için stratejik bir fırsat sunmaktadır. Çin'in büyük bir kara parçasına sahip olması ve onun yükselen bir güç olması nedeniyle artan bir uluslararası etkisi olmaya başlamıştır. Şimdi dünya toplumunu etkileyip yönlendirebilir ve aynı zamanda geleneksel batı jeopolitiğine karşı çıkabilir. Birçok ülke, özellikle gelişmekte olan ülkeler ve Çin'in bazı komşuları, bu yükselişi kabul etmeye başlamıştır. Aynı zamanda, Çin, A.B.D. dahil birçok batı ülkesiyle karmaşık karşılıklı bağımlılık ilişkileri geliştirmiştir. Aralarındaki çok sayıdaki çelişkiye rağmen, iki ülke (A.B.D. ile Çin) son günlerde işbirliğine odaklanmıştır. Yukarıda yazılanlardan Çin'in, yapısal olarak çatışmacı ve hegemonik olan, geleneksel jeopolitiği aşabilme yeteneğinin olduğu görülebilir.

Stratejisini belirlerken  Çin en önemli faktörleri tanımlamak zorundadır. Dünya gücü doğuya kaymakta olduğu için Çin dikkatini Asya Pasifik bölgesine yoğunlaştırmalıdır. Bu bölge dünyanın en büyük nüfuslu on ülkesinin (Çin, Hindistan, A.B.D., Rusya, Japonya, Brezilya, Bengaldeş ve Endonezya), BM Güvenlik Konseyi'nin üç daimi üyesinin (Çin, A.B.D. ve Rusya), dokuz nükleer gücün altısının (Çin, A.B.D., Rusya, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore), dünyanın dört en büyük ekonomisinin üçünün (A.B.D., Çin ve Japonya) ve on önde gelen askeri gücün yedisinin (Çin, A.B.D., Rusya, Japonya, Hindistan, Kuzey Kore ve Güney Kore) bulunduğu bölgedir. Bölgenin gelişme ve toplumsal kalkınma beklentileri ve dünyanın politik ve ekonomik gidişatına olan artan etkisi göz önüne alınırsa Asya Pasifik bölgesine kim hakim olursa dünyanın güç merkezini kontrol altına alacaktır demek yerindedir. Çin Asya Pasifik bölgesinin mihver sahasında bulunduğu için bu bölgeye odaklanarak küresel güç olma emelini gerçekleştirebilir. Çin bu bölgeye odaklanmış kalmalı, çok büyük ve uygulanamaz hedeflerden kaçınmalıdır. Gücünü çok geniş bir bölgeye dağıtmamak veya fazla düşman edinmemek için dikkatli olmak zorundadır. En azından gelecek dönem için, Çin, küresel bir güç olmanın cazibesine kapılmadan bir Asya Pasifik gücü olmakla yetinmelidir.

Çin, çeşitli yaklaşımlarla başlıca bölgesel güçleri kullanmak zorundadır. En önemlileri komşu ülkelerdir. Çin eski "Doğu Asya"nın birlikteliğini güçlendirmeli, "ASEAN+1"i sağlamlaştırmalı ve bu platformda bölgedeki döngüsel işbirliğini sürekli teşvik etmelidir. Çin ayrıca sınırlarında ortaya çıkan  durum farklılıklarına önem vermek zorundadır. Kuzey ve Kuzeybatı bölgeler göreceli olarak istikarlıdır, ne var ki, güneydoğu, kuzeydoğu, batı ve güneybatıdaki bölgeler farklı derecelerde bir hayli karışıktır. Örneğin, Afganistan Savaşı bitmek bilmezken, Pakistan'daki durum çok istikrarsızdır. Kırgızistan'da bir rejim değişikliği olmuştur. Tayland'da Kırmızı Gömlekliler iktidardan düşüp tekrar iktidara geliyorlar. Kore nükleer sorunu henüz çözümlenmemiştir. Kara parçası ve Çin denizi ile ilgili anlaşmazlıklar bölgede hiç bitmemektedir. Bölgesel bir silahlanma yarışı hızlanmaktadır.[48] Bölge dışı güçlerin bu bölgede stratejik etki için Çin'le rekabetlerini arttırmaları sorunları karmaşıklaştırmaktadır. Gelecek kuşaklar için, Çin Güneydoğu Asya, Kuzeydoğu Asya ve kendi batı bölgesi üzerinde yoğunlaşmak zorundadır. Orta Asya, Güney Asya ve Basra Körfezi üzerine özellikle yoğunlaşmalıdır,çünkü bu kalabalık nüfuslu bölgelerin zengin petrol ve doğal gaz rezerveleri vardır ve uluslararası jeopolitik oyunun yeni odak noktası haline gelmişlerdir. Çin, ayrıca, Japonya, Hindistan, Rusya, Avustralya ve A.B.D. gibi güçlü komşularıyla iyi ilişkiler sürdürmeye çaba göstermelidir. Çin'in Japonya politikası kendi büyük stratejisine hizmet etmelidir. Çin ne yakın tarihini (Japon İşgallerini) unutmalı ne de yakın tarihinin geleceği yönetmesine izin vermelidir. Japonya'yı ileri adımlar atıp A.B.D.'den kopması ve Asya'ya geri dönmesi için cesaretlendirmesi gerekmektedir. Çin Hindistan, Avustralya, Rusya ve A.B.D.'ye karşı açık bir tavır içinde olmalı ve onların bir Asya Pasifik kimliği peşinde koşmalarını memnuniyetle karşılamalıdır. Örneğin, Çin ASEAN+6'yı desteklemeyi sürdürmeli ve Rusya'nın Uzak Doğu bölgesini daha da geliştirmesine yardımcı olmalıdır. Çin A.B.D.'nin bölgedeki uzun zamandır yerleşik olan konumunu, çıkarlarlarını ve ilgi alanlarını doğrudan reddetme ve ona meydan okuma peşinde olmamalıdır. Bunun yerine, A.B.D.'nin Asya Pasifik bölgesindeki jeopolitik faaliyetlerini analiz etmeli ve bunlardan hangilerinin Çin'i baskı altına almaya yönelik olduklarını belirlemelidir. Aşırı tepki vermeye veya çok duyarlı olmaya gerek yoktur. Çin ayrıca Doğu Asya merkezli bir bölgesel bütünleşme sürecini değişik düzeylerde ve çeşitli mekanizmalarla güçlü bir şekilde teşvik etmelidir. Çin bu amacı aşama aşama gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Bölgesel işbirliği mekanizmaları Shanghai İşbirliği Örgütünü, Kuzeydoğu bütünleşmesini, Mekong Nehri havzasındaki işbirliğini, ASEAN+1'i, ASEAN+3'ü, ASEAN+6'yı, Doğu Asya topluluğunu, Asya Pasifik topluluğunu ve APEC'i içerir. Bölgesel bütünleşme sorunuyla ilgili olarak Çin açık fikirli olmalı ve A.B.D., Rusya, Hindistan veya Avustralya'yı bu süreçlerin dışında bırakma peşinde olmamalıdır.

Çin'in ayrıca uzun vadeli küresel bir stratejiye ihtiyacı vardır. Gelecekte, Çin jeopolitik

etkisini Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu gibi zengin kaynakları olan bölgelere genişletmek zorunda olacaktır. Ancak şimdi, Çin bu bölgelerle özellikle kaynakları ortaklasa geliştirme konusunda ekonomik ve uyumlu politik işbirliğine odaklanmalı ve herhangi bir üst düzeyde stratejik propagandadan kaçınmalıdır. Çin ile Avrupa arasındaki ekonomik ve ticari çelişkiler artacağa benzemektedir.  Ne var ki, genel anlamda, Çin ile Avrupa arasındaki çelişkiler yalnızca spesifik özel alanlarla ilgilidir. Bu ikisinin stratejik rakip olma olasılığı düşüktür. Çin'in Avrupa'ya yönelik stratejisi işbirliğine, özellikle başlıca Avrupa güçleriyle ikili işbirliğine, önem vermelidir. 2010'da Çin Japonya'dan dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olma unvanını kaptıktan sonra A.B.D. Çin'in hızla büyüyen ekonomisi, ticaret ve uluslararası etkisine karşı gittikçe daha çok tetikte olacaktır. Çin ile A.B.D. birçok alanda stratejik işbirliği içinde olmalarına rağmen, bunların bazılarında potansiyel çelişkiler birden bire ortaya çıkabilir. Bu çelişkiler Asya Pasifik bölgesinin önderlik sorunu, farklı gelişme modelleri, ekonomik ve ticari modeller, döviz kuru değişim oranı sorunu, stratejik güvenlik vb. gibi konularda olabilir. Çin'e göre, A.B.D. hem stratejik bir ortak hem de stratejik bir rakiptir. A.B.D. ile ilişkisinde Çin her zaman Asya Pasifik bölgesinin jeopolitiğini biçimlendirmeyi ve dünyanın doğal kaynakları üzerinde denetim kurmayı hedefleyen A.B.D.'nin stratejilerine karşı tetikte beklemektedir.

Çin ordusunu güçlendirmeye devam etmek zorundadır fakat aynı zamanda bu konuda dikkat çekmemeye çalışmalıdır. Geleneksel jeopolitik önemini yitiriyorsa da bu savaş olasılığının artık olmadığı anlamına gelmez. Stratejik ihtiyat, hazırlıklar ve imkan ve kabiliyetler Çin için geleneksel klasik jeopolitiği tarihin çöplüğüne atması için önkoşul ve tedbirlerdir. Barış ve dostluğu teşvik eden ve Asya Pasifik bölgesini merkez olarak alan bir jeo-strateji için Çin saldırgan güçlerin gözünü korkutabilecek bir nükleer caydırma yeteneği de olan bir stratejik kudrete sahip olmalıdır. Ne var ki, bu stratejik kudret nitelik olarak her zaman savunma amaçlı olmalıdır. A.B.D. Asya Pasifik bölgesindeki askeri güçlerini belirgin olarak arttırmış olmamasına ve hatta Japonya'dakileri Guam'a çekmesine rağmen Çin'e karşı askeri kudretini arttırmıştır. Asya Pasifik bölgesi 21.yüzyılda Çin'in stratejisi için odak nokta olmasından dolayı ve Çin'in karşılaştığı başlıca engeller A.B.D. ve diğer batılı güçlerden geldiğinden dolayı Çin askeri olarak hazırlıklı olmalı ve stratejik bir karşı saldırı kabiliyetini korumalı, kara ve hava kuvvetlerini güçlendirmeli ve uzun menzilli hava saldırı imkan ve kabiliyetlerini hızla geliştirmelidir. Ne var ki, Çin çok maliyeti, hantal, zaman alıcı ve modası geçmiş olan üst düzey bir süper filo geliştirmek için temkinli olmalıdır. Çin stratejik kabiliyetini daha çok doğuda ve güneyde, özellikle kıyı bölgeler boyunca geliştirmelidir.

Son olarak, Çin sağlam bir güç üssü kurmak için bilimsel gelişmeyi ve sürdürülebilir ve istikrarlı bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirme çabası içinde olmalıdır. Güçlü bir ekonomi geniş kapsamlı bir güç elde etmek için hayati önemdedir. Soğuk Savaştan sonra Çin batıdan gelen baskıya direnebilmiştir ve jeostratejik çevresini iyileştirebilmiştir çünkü yalnızca iyi bir strateji kullanmamış fakat aynı zamanda yükselen ekonomik bir güç olmuştu-bunları ekonomik gelişmesine borçludur. 1990'da,Çin'in ekonomik büyüklüğü 290.3 milyar dolardı; bu A.B.D.'nin %6.7'si idi.2000'de Çin'in gayrısafi hasılası 1.1985 trilyon dolara yükseldi; bu A.B.D.'nin %12.2'si idi. 2008'de Çin'in ekonomisi 4.4016 trilyon dolara genişledi; bu A.B.D.'nin gayrısafi hasılasının %30.9'u idi.[49] 2009'da Çin'in gayrısafi hasılası RMB33.5353 trilyona yani piyasa döviz kurlarına göre yaklaşık 4.9 trilyon dolara ulaştı. Çin, halihazırda dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olmuş ve kendisi ile Japonya arasındaki farkı önemli ölçüde kapatmıştır. [50] Çin şimdi dünyanın en büyük döviz rezervlerini elinde tutan ülke, önde gelen ihracatçı ve otomobil satışlarında liderdir. A.B.D.'nin 2005'te Çin'in dünya ekonomisinde önemli bir pay sahibi olduğu sonucuna varmasının arka planında bu vardır ve bu nedenle 2007'de "G2" sözünü ABD icat etmiştir. Uluslararası mali kriz patlak verdiği zaman uluslararası camia Çin'e dünya ekonomisinin kurtarıcısı olarak önem vermiştir. [51] Başka bir deyişle, sürdürülebilir ve istikrarlı bir gelişme yalnızca Çin'in ulusal ekonomisini büyütmesi ve halkın geçiminin iyileştirilmesi bakımından önemli değildir, fakat aynı zamanda ulusal yükselişinin sağlanması ve barışçı bir jeostratejik çevre geliştirmesi için de iyi bir stratejidir. Gelecek yirmi yılı aşkın bir süre Çin eğer %8 civarında bir yıllık büyümeyi sürdürebilirse, 2026 ila 2037 yılları arasında dünyanın en büyük ekonomisi olarak A.B.D.'nin yerini alabilir. [52] O zaman, Çin'in stratejik pozisyonu ve çevresi büyük oranda güçlenmiş ve gelişmiş olacaktır.

Lin Limin

CICIR (Çin'de en önemli dış politika düşünce kuruluşu) tarafında aylık olarak basılan  Çağdaş Uluslar arası İlişkiler (Çince Versiyonunun) Dergisinin Baş Editör'üdür. Yazar çalışmalarında jeopolitik, uluslar arası strateji ve güvenlik ve Çin diplomasisi üzerine odaklanmıştır.

[1] Cheng Guangzhong: On Geopolitical strategy, the Publishing House of National Defense University of People's Liberation Army, January 1999, pp.13-17.

[2] Geoffrey Parker: Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, translated by Li Yiming, Xu Xiaojie, Zhang Rongzhong. Publishing House of People's Liberation Army, February 1992, pp. 2-3.

[3]  "Doğu Asya" bu çalışmada, Doğu Asya'nın genişletilmiş versiyonudur. Her ne kadar geleneksel tanım dünyayı yedi kıtaya bölse de, bu çalışma Maddison'un The World Economy: Bin yıllık Perspektif  kitabındaki tanımı kabul etmektedir. "Doğu Asya" sadece Kuzeydoğu Asya ve Güneydoğu Asya'yı değil, aynı zamanda Hindistan Yarımadası ve Okyanusya ülkelerini de kapsamaktadır. Doğu Asya şekillenirken, geleneksel olarak Doğu Asya'nın parçası olmayan  Hindistan Yarımadası ve Okyanusya ülkeleri giderek bölge tarafından etkileniyor ve ekonomik, politik ve güvenlik alanları ile entegre olmanın yollarını arıyorlar. Keza aynı şekilde Doğu Asya'nın tam olarak teşekküle için bölgenin de kendi Hindistan Yarımadası ve Okyanusya ülkelerinden ayıramaz. See Angus Maddison, The World Economy: A Millennial Perspective, translated by Wu Xiaoying, Shi Faqi. Peking Univesity Press, January 2009, pp.150-154.

[4] Geoffrey Parker: Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, p. 79.

[5] "The Balance of Economic Power: East or Famine", The Economist, February 27, 2010, pp. 71-72.

[6] Katie Baker: "Still Betting on Asia's Growth", Newsweek, March 8, 2010, p. 8.

[7] Gideon Rachman: "Why Japan is edging closer to China", Financial Times, March 9, 2010.

[8] US National Intelligence Council: Global Trends 2025: A Transformed World.

[9] "The Balance of Economic Power: East of Famine", The Economist, February 27, 2010, p.71.

[10] About "power shift east", also see Martin Wolf, "An Ambitious Agenda", Financial Times, January 26, 2010; Merle David Kellerhals Jr., "Strong US Engagement with Asia-Pacific Region Is Vital", Washington File, March 5, 2010; Kevin Brown, "Consumer Spending starts slow shift east", Financial Times, January 27, 2010. etc.

[11] Immanuel Wallerstein: The Modern World-System, Vol. 1, translated by Tan Ronggen, Higher Education Press, 1998, p. 14; Tanaka Akihiko: World System, translated by Yang Jing, Economic Daily Press, April 1998, p. 13.

[12] Angus Maddison: The World Economy: A Millennial Perspective, p. 30, p. 42, p. 44, p. 84, p. 159, p. 169.

[13] Paul Kennedy: The Rise and Fall of the Great Powers, translated by Lao Long and Zheng Dexin, Liaoning People's Press, 1989, p.10.

[14] Paul Kennedy: The Rise and Fall of the Great Powers, p. 12.

[15] Paul Kennedy: The Rise and Fall of the Great Powers, p. 304-307.

[16] Angus Maddison: The World Economy: A Millennial Perspective, p. 85, p. 229, p. 236.

[17] Merle David Kellerhalw Jr.: "United States Seeks Deeper Ties with Asia-Pacific", Washington File, January 14, 2010, pp. 3-5.

[18] Angus Maddison: The World Economy: A Millennial Perspective, p. 85, p. 236.

[19] Kevin Brown: "Consumer Spending Starts Slow Shift East", Financial Times, January 27, 2010.

[20] "IMF Chief Expects Asia to Exceed 7% Growth Rate", International Herald Tribune, January 10, 2010; Katie Baker: "Still Betting on Asia's Growth", Newsweek, March 8, 2010, p. 8; "Economic and Financial Indicators", The Economist, March 20, 2010, p. 105.

[21] Kevin Brown: "Consumer Spending Starts Slow Shift East", Financial Times, January 27, 2010.

[22] Raiph Atkins: "China to Overtake Germany as World's Leading Exporter", International Herald Tribune, January 10, 2010.

[23] Merle David Kellerhalw Jr.: "Strong US Engagement with Asia-Pacific Region Is Vital", Washington File, March 5, 2010, p. 3.

[24] "The Balance of Economic Power: East or Famine", The Economist, February 27, 2010, p. 71; Jeremy Grant: "Trading on Asia-Pacific Exchanges Overtakes Europe", Financial Times, March 3, 2010.

[25] Kathrin Hille and Amy Kazmin: "Asians Jockey for Influence in Orbit", Financial Times, March 18, 2010.

[26] China Customs Statistics: "Value and Volume of China's Main Imports", see International Trade, 2010, volume 2, p. 71.

[27] Haig Simonian: "Asia's Wealthy Drive a fragile Recovery", Financial Times, March 19, 2010.

[28] Saul Cohen: "Geopolitics in Ancient and Modern History", in Military Strategy, edited by US Military Academy, translated by Military Analysis Department, Chinese Academy of Military Science. Military Science Press, Nov. 1986, p. 146.

[29] Saul Cohen, "Geopolitics in Ancient and Modern History", in Military Strategy, p. 145.

[30] Christopher Connell: "Free Trade Focus Shift to Asia and the Pacific", Washington File, January 14, 2010, p. 6.

[31] Saul Cohen, "Geopolitics in Ancient and Modern History", in Military Strategy, p. 135.

[32] This paper borrows Geoffrey Parker's six schools of geopolitical thought, but eliminates the sixth one. See Geoffrey Parker, Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, pp. 187-190.

[33] Halford J. Mackinder: Democratic Ideals and Reality, translated by Wu Yuan, The Commercial Press, 1965, pp. 36-105; Geoffrey Parker, Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, pp. 142-143.

[34] Saul Cohen: "Geopolitics in Ancient and Modern History", in Military Strategy, p. 155.

[35] Geoffrey Parker: Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, pp. 37-41.

[36] Immanuel Wallerstein: The Modern World-System, Vol 1, 1998, pp. 4-6; Geoffrey Parker: Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, pp. 168-169.

[37] Zbigniew Brzezinski: The Grand Chessboard: American Primacy and its Geostrategic Imperatives, translated by China Institute of International Studies. Shanghai People's Press, 1998, p. 4, pp. 259-272.

[38] Thomas P. M. Barnett: The Pentagon's New Map, translated by Wang Changbin, The Eastern Publishing Company, 2007, pp. 93-98.

[39] Geoffrey Parker: Western Geopolitical Thought in the Twentieth Century, pp. 76-79.

[40] William Shirer: The Rise and Fall of the Third Reich, translated by Dong Leshan, World Knowledge Press, 1979, pp. 120-125.

[41] Zbigniew Brzezinski: the Grand Chessboard: American Primacy and its Geostrategic Imperatives, p. 4, pp. 259-260.

[42] Gideon Rachman: "Rising China is a real contender", Financial Times, March 16, 2010.

[43] Saul Cohen: "Geopolitics in Ancient and Modern History", in Military Strategy, pp. 161-164.

[44] Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers, pp. 83-85, p. 146.

[45] Selected Works of Deng Xiaoping, People's Press, 1993, p. 158.

[46] Report to the Seventeenth National Congress of the Communist Party of China, People's Press, Oct. 2006, p. 48.

[47] Ian Bremmer: "China Knows the Time for Lying Low Has Ended", Financial Times, March 29, 2010; Charles A. Kupchan: "Soothing China-US Tensions", International Herald Tribune, March 31, 2010; Geoff Dyer: "Relations with US come under new strain", Financial Times, January 27, 2010.

[48] Kathrin Hille: "Arms Purchases by China's Neighbors Fuel Fears of Clashes", Financial Times, March 14, 2010.

[49] Institute of International Strategy and Development, Tsinghua university: "China's National Strength is Rising", Xinhua Digest, April 2010, p. 47.

[50] Liu Quan: China Has Achieved a Good Performance, People's Daily (overseas edition), January 22, 2010.

[51] David Pilling: "China will not be the world's deputy sheriff", Financial Times, January 28, 2010.

[52] Institute of International Strategy and Development, Tsinghua university: "China's National Power is Rising", Xinhua Digest, April 2010, pp. 47-48.

  1. 1 []

Yorum Bırakınız